Cumhuriyet’in ilk yılları Boğaziçi Üniversitesi’nde ele alındı

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün 27 Ekim’de düzenlediği “Cumhuriyet 100 Yaşında” etkinliği alanda çalışan bilim insanlarını buluşturdu.
Osman Yalçın

Cumhuriyet’in 100’üncü yılı kapsamında Güney Kampüs’te yer alan Demir Demirgil Salonu’nda düzenlenen seminerde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılları iktisadi, siyasi ve sosyal açıdan ele alındı.

“CUMHURİYET İLAN EDİLMEDEN ANKARA HÜKÜMETİ TANINDI”

Seminerin açılış konuşmasını yapan Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sevtap Demirci, Mustafa Kemal Atatürk’ün cephede olduğu kadar diplomasi açısından da çok başarılı bir politika izlediğine dikkat çekti. Henüz Cumhuriyet ilan edilmeden önce Batı’nın Ankara Hükümeti’ni tanıdığının altını çizen Prof. Dr. Demirci şunları söyledi:

“İzmir’in alınmasıyla askeri zafer tamamlandı. Ama bu, bir diplomatik zaferle taçlandırmadığımız müddetçe, sahada kazanılanları masada tescil etmediğiniz müddetçe, eksik olarak kalacak bir başarı. Lozan Anlaşması’na giden süreçte henüz ilan edilmeyen, devlet olmayan bir hükümeti yani Ankara Hükümeti'ni, bu büyük devletler, Osmanlı'nın düvel-i muazzama dediği, Avrupa'nın büyük devletleri uluslararası alanda milli bir devlet olarak hukuken tanıdı. Böylesine bir başarıya az rastlanır tarihte. Cumhuriyet, henüz tam anlamıyla devlet bile ilan edilmemiş ama bu hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti'nin temsilcisi olarak tanıyan ve düne kadar savaştığınız emperyalist güçler var karşınızda. Yunanlılarla savaştınız ama Lozan'da karşınızda yedi düveli buldunuz. Büyük devletleri buldunuz. Askeri zaferi kazandınız, ardından diplomatik zaferle taçlandırdınız. Şimdi sıra Atatürk'ün ‘vicdanımda bir sır gibi sakladım’ dediği Cumhuriyet’in ilanına geldi. Mustafa Kemal Atatürk’ün hedefini hepimiz biliyoruz. Çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak. Bunun için de kökten radikal bir dönüşüm ya da devrimleri gerçekleştirebilmek. İktisadi, siyasi, kültürel, hukuki, sosyal alanda tam bir dönüşümü hedefledi ve işte biz bu büyük dönüşüm, değişim ve devrimin kurduğu ulus devleti kutluyoruz. Önümüzdeki yıllarda da bu coğrafyada var olmaya devam edeceğine inandığım ve gençliğe emanet edilen bu devleti Atatürk'ün gençleri, Atatürk'ün hedeflediği noktaya taşıyacaktır. Buna inancım tam.”

“ATATÜRK BATI İLE DOĞU ARASINDA HASSAS BİR DENGE POLİTİKASI YÜRÜTTÜ”

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aydın Babuna da Türkiye’nin ilk yıllarından itibaren dış politikada batı ve doğu arasında hassas bir denge kurmaya çalıştığını vurguladı. Atatürk’ün de realist bir devlet adamı olarak Sovyetler Birliği ile Batı arasında bunu gerçekleştirdiğini belirten Prof. Dr. Babuna, “Atatürk'ün Batı ile savaşmış olmasına rağmen kültürel anlamda batıya yakın olduğunu biliyoruz. Ancak bu hepimizin bildiği gibi kör bir Batı taklitçiliği değil. Atatürk çağdaşlık ve modernlik olarak yaklaşıyor ve o dönemde Batı'nın da bir alternatifi yok. Realist bir devlet adamı olarak Atatürk dış politikasını Batı ve Doğu arasında bir denge üzerine oturtuyor. Somutlaştıracak olursak, bu dengeyi büyük ölçüde Batılı ülkeler ve Sovyetler Birliği arasında kuruyor. Bu dengenin temelini Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya ile kurulmuş olan yakın ilişkiler oluşturuyor. Kurtuluş Savaşı sadece savaşlarla kazanılmadı. Bu başarının ardında çok ince bir diplomasi var. İlk aşamada Mustafa Kemal Atatürk ulusal hedeflere, İstanbul Hükümeti ile iş birliği yaparak ulaşmayı düşündü. Ancak imzalanan Sevr Antlaşması bu opsiyonu tamamen devre dışı bıraktı. Bu durumda da silahlı mücadeleden başka bir seçenek kalmadı. İşte o zaman farklı bir diplomatik yöntem devreye girdi. O da işgal güçleri arasındaki itilaflardan yararlanmak. Burada Türkiye Cumhuriyeti'nin uzun yıllar büyük devletler arasında denge politikası yürüten Osmanlı İmparatorluğu'ndan önemli bir diplomatik miras devraldığından hatırlamamız gerekiyor. Atatürk'ün de bir Osmanlı paşası olduğunu unutmamakta fayda var. Devletin o dönem meşhur mottosu, ‘yurtta sulh, cihanda sulh’. Atatürk belki tam olarak bu şekilde ifade etmedi bunu ama izlediği politikanın ve söylemlerin özü buydu. Bu pasif bir politika asla değil, aksine son derece proaktif bir dış politika. 1936’da Montrö Antlaşması ve 1939’daki Hatay'ın Türkiye'ye katılması, bu proaktif politikanın en önemli sonuçları” diye konuştu.

"NÜFUS CUMHURİYET'İN KURUCU KUŞAĞININ EN KRİTİK MESELELERİNDEN BİRİYDİ"

Seminerin konuşmacıları arasında yer alan Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Asım Karaömerlioğlu ise savaş, göç ile salgın hastalıkların Osmanlı ve ardından Türkiye’ye etkilerine değindi. Nüfusun, Cumhuriyet’in kurucu kuşağı için en önemli konulardan biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karaömerlioğlu şunları söyledi:

“Nüfus meselesi Cumhuriyet’in kurucu kuşağı için şüphesiz en kritik meselelerden biriydi. Asıl daha da ileri giderek şunu söyleyebiliriz. Cumhuriyet’e giden sürecin sosyolojik altyapısı nüfus meselelerinde yaşanan büyük travmaların sonucu olarak şekillendi. Burada iki önemli faktör öne çıkar. Birincisi bu 11 yıllık savaş ve yıkım sürecinin sonucunda yaşanan büyük insan kaybı, diğeri ise göçler. Savaş hayatın her yönünü etkiledi. Her beş Müslüman’dan birinin bu dönemde öldüğünü biliyoruz. Bu da hemen her ailede en az bir kişinin öldüğü anlamına geliyor. Bu çok büyük bir felaket ve böylesi büyük felaketler aynı zamanda insanların zihinlerini, alışkanlıklarını ve hayatlarını değiştirir. Geçmişlerini sorgulatır. Bu nedenle toplumlar eski eskiye göre yeniliğe, köklü değişikliklere daha açık hale gelir. Toplumun en temel birimi olan ailede yaşanan bu travmatik ve varoluşsal sorun yeninin, yeniliğin biraz da mecburen önünü açar. Böylesi dönemlerde artık eski geleneklerin ve muhafazakârlığın topluma sunabileceği pek fazla bir şey kalmaz. İşte yeni cumhuriyet böyle bir sosyolojik ve psikolojik zemin üzerine inşa edildi.”

Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selma Ünlü Yel, “Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Dünyası”; Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dilşen İnce Erdoğan ise “2’nci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Toplumsal Değişim Sürecinde Kadın” konularındaki yaptıkları sunumlarıyla seminerde yer aldı.