“Boğaziçi’nde kişi, birey olarak kendini önemli hisseder”
Üstün Ergüder, Yüksek Öğretimin Fırtınalı Yıllarını ve Boğaziçi Üniversitesi’ni yazdı...
Boğaziçi Üniversitesi’nin eski Rektörlerinden Üstün Ergüder hocamızla kısa süre önce yayımlanan ‘’Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında / Boğaziçi Üniversitesi’nde Başlayan Yolculuk’’ (Doğan Kitap) başlıklı kitabı üzerine konuşmak üzere buluşuyoruz.
‘’I am not young enough to know everything’’ (Her şeyi bilecek kadar genç değilim). Ergüder’in ofisinde Oscar Wilde’ın bu anlamlı sözü karşılıyor konukları.
25 Mayıs tarihinde Rektörlük Konferans Salonu’nda Üstün Ergüder’in de katılımıyla düzenlenecek özel bir toplantıyla Boğaziçi Üniversitesi camiasına tanıtılacak olan kitap, Ergüder’in 1940’ların Ankara’sında geçen çocukluğundan Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne; oradan sivil toplum dünyasındaki öncü görevlerine tüm bir yaşam yolculuğunun önemli dönemeçlerine eşlik etmeye çağırıyor okurları.
Ergüder’den ‘’her şeyi bilecek kadar genç olmamanın ‘’ benzersiz tecrübesini dinlemenin keyfiyle kitabın ‘’yolculuk’’ davetine uyuyor ve Boğaziçi’nin temel değerlerinden rektörlük yıllarına, demokrasi kültüründen girişimciliğe dair pek çok konuda sohbet ediyoruz.
‘’Geçmişi değiştiremezsiniz, bu yüzden hep ileriye baktım’’
Boğaziçi Üniversitesi gibi Türkiye’nin önde gelen kurumlarından birinde iki dönem üst üste (1992-2000) Rektörlük yaptınız. Öncesinde çeşitli idari görevleriniz de oldu. Türkiye’nin her anlamda önemli dönüşümler geçirdiği bir dönemde üniversitede çok önemli yapısal değişimlere imza attınız. Dolayısıyla bu kitap hem bir kurum tarihini konu alıyor, hem kendi hikayenizi… Kitabı yazma sürecinizden biraz bahsedebilir miyiz?
Kafamda bir kitap fikri yoktu ama aklımda hep şu düşünce vardı; Boğaziçi’nin 1971 den bu yana önemli bir tarihi oluşmuştu. Abdullah Kuran’ın o geçiş dönemi hakkında yazdığı kısa bir şeyler dışında 1971 sonrası kurumsal tarihe dair yazılmış hiçbir belge yoktu. İstedim ki bu kitap bu anlamda bir şeyleri tetiklesin.
Ancak yaptığım bir hata var; her şeyi not etmemişim. Yine de hafızam iyidir. Bununla beraber aradan çok zaman geçtiği için eksik olduğunu düşündüğüm noktalarda editörüm Aytaç Demirci’den çok önemli destek aldım. Kitapta yer alan söyleşiler, arşivler, gazete kupürleri gibi konularda Demirci’nin katkısına müteşekkirim. Amacım bir tarih oluşmasıydı. Kitabın başında biraz da Aytaç’ın zoruyla kendi kişisel hikayemi de koydum. Şimdi bakıyorum en çok ilgi çeken bölüm olmuş.
Yazma sürecine gelince… Hatırladığım ve inandığım gibi büyük bir açıklıkla yazdım. Benim kimseyle savaşım olmadı. Öyle bir şey olsun da istemedim. Benden önceki dönemlerde Boğaziçi’nde rektörlere yönelik hep eleştiri olmuştur fakat benim dönemimde çok fazla eleştiri bulamazsınız. Ben ileriye bakmayı severim, geçmiş geçmiştir. Geçmişi değiştiremezsiniz. O nedenle ileriye bakmak gerekir. Bu benim için önemli bir öğreti olmuştur.
‘’Boğaziçi’ne bir tarih bırakmak için yazdım’’
Bu kitabı kimler için yazdınız ya da kimlerin bu kitabı okumasını istediniz?
Okurlarımın genellikle Boğaziçili olacağını düşündüm. Olabildiğince yansız yazmak istedim. Şu anda TED Üniversitesi Rektörü olan, Rektörlük yaptığım dönemde yardımcım olan arkadaşım olan Öktem Vardar bana rektörken ‘’Bu dönemi yaz’’ demişti. Ben onun üzerine Rektörlüğümün hemen ardından yazmaya başladım bu kitabı. Ancak bazı şeyleri doğru değerlendirmek için biraz uzaktan, daha eleştirel bakmak gerekiyor. İnsanın çok severek, bazen de kızarak yaptığı bir işe uzaktan bakması gerekiyor. Ben de bu yüzden bir süre durup uzaktan bakmak istedim. Fakat bir müddet sonra çok beklettiğimi fark ettim.
Yazmaya 2000’de başlamıştım, kitap 2015’te çıktı. Tabii o süreç içinde Sabancı Üniversitesi kuruluşunda yer aldım, Eğitim Reformu Girişimi gibi oluşumların içinde oldum.
Kitabı yazarken fikrim, ‘’Bu kitabı ancak Boğaziçililer okur’’ idi. Dolayısıyla bitince Boğaziçi Yayınevi’ne vermeyi düşünüyordum. O süreçte Doğan Kitap’ın başında olan eski öğrencim Gülgün Çarkoğlu ve eşi Ali Çarkoğlu yazdıklarımı görmek istediler. Doğrusu kitabın Doğan Kitap gibi büyük bir yayınevinden çıkması fikrini aklıma bile getirmemiştim. Onların ve editörüm Aytaç’ın da görüşleri bu kitabın çok daha geniş bir okur kitlesinin ilgisini çekeceği yönündeydi. Benim temel derdim Boğaziçi’ne bir tarih bırakmaktı. Kişisel hikayemi anlattığım bölümler benim için birer yan bölümdü sadece. Ancak düşündüğümün tam aksine Ankara’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarım kitabın en çok ilgi çeken bölümü oldu.
Değişimi yönetebilen başarır
Kitapta da, yakın zamanda yaptığınız bir gazete söyleşisinde de vurguladığınız bir ifade dikkat çekici. Boğaziçi’nden bir ‘’Medeniyet adası’’ olarak söz ediyorsunuz… Boğaziçi’ni Türkiye koşullarında bir medeniyet adasına dönüştüren temel unsurlar, değerler nelerdir?
Boğaziçi, insana Türkiye’de çok az görünen bir şey veriyor: Bireye değer. Biz bireyci bir toplum değiliz. Kişiler hep bir şeyler altında eziliyor, aile altında, örgütler altında ... Boğaziçi’nde kişi, birey olarak kendini önemli hisseder. Boğaziçi, benim kendimi bulduğumu düşündüğüm bir yer olmuştur.
Kurumun geçmişinde de değişikliğe, farklılığa hürmet kültürü yatıyor. Ben Robert Kolej’deyken arkadaşlarımın çoğu Yahudi, Musevi ve Ermeni’ydi. Biz birbirimize hürmet ederek yaşamayı öğrendik. Bu medeniyet adası konusu, bende Boğaziçi’ne dışardan bakınca iyice pekişti. Bugün öğretim üyelerimiz, her şeye rağmen oraya dönmek istiyor çünkü Türkiye’de çok az olan bir şey veriliyor orada: Özgürlük ve medeni ilişkiler çerçevesinde birlikte yaşama imkanı. Boğaziçi bir medeniyet ve sulh ortamında söyleyeceğini söyleyebilen bir kurum. Bu konumunu bugün de muhafaza ediyor.
Rektörlük döneminizde; rektörlük binasında değişimler, o günlerde aldığınız eleştirilere rağmen günümüzde herkesin hayranlıkla baktığı Güney Meydan, Güney Yadyok binasına kat çıkılması, Albert Long Hall’un aslına uygun olarak yenilenmesi gibi somut değişikliklere de imza attınız. Bütün bunları yaparken değişimi yönetmenin hiç kolay olmadığını belirtiyorsunuz kitapta…
Ağır bir kurum kültürünün olduğu yerde bir muhafazakarlık da olur. Siz, o muhafazakarlığın esiri olabilirsiniz ya da onu çok pozitif yönde kullanıp kurumu çok daha ileriye götürebilirsiniz. Bu nedenle böyle bir kurumda değişimi yönetebilen insanların Rektör olması çok önemlidir.
Ben kendime hep şu kuralı koydum: İnsanlar beni bugün alkışlamasın ama 10 sene sonra alkışlasın. Örneğin Orta Saha’yı yaparken karşımıza ne teoriler ortaya çıktı... Onları teker teker dinlemeye kalksaydık hiçbir şey yapamazdık. Şu anda Orta Saha’yı koyacak yer bulunamıyor. Üniversite gibi yatay bir organizasyonu yönetirken farklı yöntemler bulmak lazım.
Başarılı yöneticiliğin formülü: Birbirine hürmet, şeffaflık ve güven
Türkiye’de iş yapma kültürüne dair önemli ipuçları sunan bir kitap bu. Örneğin, girişimci üniversite modelinden söz ediyorsunuz, üstelik bir devlet üniversitesinde…
Girişimci lafına herkes itiraz ediyor, hemen akla piyasa çağrışımı getirdiği için... Ben bu tanımı o anlamda kullanmıyorum. Üniversitede girişimcilik çok başkadır. Çünkü üniversite yatay bir organizasyondur. Herkesin söz sahibi olma, sorgulama hakkı vardır. Dolayısıyla çok farklıdır piyasaya girişimciliğinden.
Türkiye aslında çok güzel bir yer, üstelik yönetmesi de çok zor değil. Türkiye’de herkes hiyerarşik bir yönetime alışmış. Herkes birbirine şüpheyle bakıyor. Ben ise Kapalıçarşı modeline bakıyorum. Esnafa gidiyorsun, cebinden para çıkmıyorsa ‘’yarın gelir verirsin’’ diyor. İşte bu sistemi izleyerek, beraber çalışarak, yanındakine güvenerek, şeffaf olarak aslında çok güzel işler yapabilirsin. Benim Boğaziçi’ndeki sekiz yıllık tecrübem budur. Hürmet, şeffaflık, birlikte çalışmak ve güven. İnsanlara bunu verdiğiniz zaman inanılmaz işler yapabilirsiniz.
Bu biraz da demokrasi kültürüyle ilgili değil mi?
Demokrasi lafı bana çok popülist geliyor. Hürmet, şeffaflık, dinleme gibi kavramları kullanmayı tercih ederim. Çok demokrat gibi olup otoriter de olursun. Demokrat olmak çok özgürlükçü biri olduğunuz anlamına gelmez.
Kitapta kendi deneyimlerinizden yola çıkarak gençlere adeta liderlik eğitimi /koçluğu yapıyorsunuz… Örneğin, insanları daima kazanmak gerektiği konusundaki tavrınız sadece bir eğitimci olarak değil ; bir yönetici olarak kurumsal başarıyı oluşturan arka planı daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yönetici olmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
Dinlemelerini tavsiye ediyorum. Hayatta en önemli güç bir yönetici için etrafında olan biteni dinlemek, radarlarını hep açık tutmakla kazanılır. Bu nasıl olur? İnsanların arasına karışarak, onları dinleyerek.
Şimdi herkes sosyal medyayı konuşuyor Biz Boğaziçi’nde 1997’de İnstForum ile ilk sosyal medyayı kurmuştuk. Instforum’da her konuda tartışmalar olurdu hatta son derece sert mesajlar da alırdık. Ama onları okurken, dinlerken kızmayacaksın. Kızarsan sana iletilmek istenen mesajı göremezsin.
Kızmadan dinlemek çok büyük bir beceri. Peki bunu nasıl başarıyorsunuz?
İngiltere beni çok etkiledi. 1957-61 arası oradaydım. İngilizlerin soğukkanlılığına, akılcılığına hayran oldum. Bir akşam iki katlı bir otobüste aristokrat bir adam gazete (London Times) okuyor. Karşısında ise bir başka adam, işçi olduğu belli, kalkmış ona küfür ediyor. İneceği durağa geldiğinde gazete okuyan adam kalktı ve diğerine ‘İyi günler bayım’’ diyerek çıktı gitti. Bunu hiç unutmam. Biz de olsa herhalde bıçaklar filan çekilirdi.
Türkiye’de çok yadırgadığım bir şey var. Medyada olsun veya sokakta ‘’ Biz duygusal milletiz’’ denilir. Aslında bana sorarsan bu çok eksi bir şeydir. Biz duyguyu yüceltiriz, İngiliz aklını kullanmayı yüceltir. Başarısızlığın altında yatan en önemli şeydir duygusal olmak. Ben aklımı kullanıp başarılı olduğum zaman duygu dolu anları zaten yaşıyorum…
Haber: Duygu Durgun Köseoğlu/ Kurumsal İletişim Ofisi
