“Türkiye turizminin yeni planlama modellerine ihtiyacı var”

Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Maria Dolores Alvarez’le Türkiye turizminin önündeki fırsatlardan, Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü’nü benzerlerinden ayıran özelliklerine ve turizm sektöründeki çalışan niteliğine değin kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Ülkemiz turizminin en büyük eksikliğinin planlama olduğunu söyleyen Prof. Dr. Alvarez, eğer doğru adımlar atılırsa Türkiye’nin turizmde hak ettiği yeri elde edeceğini belirtiyor.

“Türkiye turizminin yeni planlama modellerine ihtiyacı var”

Türkiye turizmini diğer İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi diğer Akdenizli ülkelerin turizmleriyle kıyasladığımızda nerede görüyorsunuz?

Özellikle İspanya ve İtalya’nın hayli uzun bir turizm geçmişi var. Planlama, karar alma gibi süreçleri daha gelişmiş mekanizmalarla yönetiyorlar. İspanya hep bir turizm modeli olarak gösterilir. Ancak son zamanlarda takip edenler olmuştur, turistlere karşı sürekli protestolar gerçekleştiriliyor. Turizm İspanya için çok önemli ve etkili olmasına rağmen bugün onlarda da böyle bir çelişki var. İspanya örneğine bakarak şunu anlayabiliriz: Turist sayısı ne kadar artarsa o kadar iyidir anlayışından uzaklaşmamız gerekiyor. Türkiye’de bu anlayış çok yaygın. Turizm açısından Türkiye’de önemli görülen şey sadece kaç turistin geldiği ve bunların ne kadar para harcadığı. Mesela Barselona örneğini ele alalım. Her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği bir kent Barselona, dünyanın en hareketli turizm destinasyonlarından biri ve gelen turistler Barselona’ya gerçekten çok para bırakıyor ama buna rağmen halk durumdan hiç hoşnut değil. Baktığınız zaman kent bağlamında çok çekici bir turizm ürünü yarattılar ve aynı zamanda çok planlı da hareket ediyorlar ancak halk kentte sürekli olarak turist görmek istemiyor. “Biz de bu şehirde yaşıyoruz. Her gece gürültü yapa yapa eğlenen turist görmek istemiyoruz artık,” diyorlar. Bunun dışında Airbnb meselesi var mesela. Barselona’da artık insanlar evlerini normal bir şekilde kiralamak yerine Airbnb ile kiralamayı tercih ediyorlar ve bu elbette oranın yerli halkını kötü etkiliyor. Her şeyi çok pahalandırıyor. Dolayısıyla bir yerin turizmini düşünürken öncelikle bunları düşünmemiz gerekiyor. Buranın kapasitesi nedir, nasıl limitler koyacağız, bunları düşünüp ona göre bir planlama yapmak lazım. Barselona’yı konuştuk, oradan devam edelim. Bu aşırı turist akışının kötü etkilerini azaltmak için orada şimdi Airbnb ile kiralama yöntemini düzenlemeye çalışıyorlar. Şehrin en merkezi kısımlarında otel yapımına ya da daha fazla kayıtlı Airbnb evine izin verilmiyor artık. Kırmızı bölge olarak belirlendi şehir merkezi. Sarı bölge olarak belirlenen biraz daha şehir dışı bölgelerde de gene limitler olmakla beraber kırmızı bölgedeki kadar katı değil. Şehrin en dış bölgeleri ise yeşil bölge olarak belirlenmiş ve konaklama ihtiyacını bu bölgeden karşılamaya çalışıyorlar. Böyle bir çaba var yani ancak yeterlidir diyebilir miyiz bilemiyorum, sanıyorum onların da kendi içlerinde hala süren problemleri var. İstanbul’a gelirsek, İstanbul 2015’e kadar çok başarılıydı. O zamana kadar bir sürü otel yapılıyordu her yere ve planlanan ayrıca bir sürü otel vardı. Ben o zaman turizmcilerle konuştuğumda fazla olmuyor mu bu kadar otel diye soruyordum ancak aldığım cevap ihtiyaç olduğu, daha fazlasını yapmak gerektiği yönünde oluyordu hep. Sonrasında bir kriz dönemi başladı turizm sektörü için. İki yıl boyunca turistler Türkiye’yi çok tercih etmedi. O süreçte otelleri ya kapattılar ya personel sayısını azaltma yoluna gittiler ya da çok ucuza satış yapmaya başladılar. Mesela şu an doluluk oranı çok yüksek deniyor. Evet, doğru, otellerimiz dolu fakat çok düşük fiyatlarla dolduruldu oteller. Bu döngüden çıkmak da çok kolay bir şey değil. Bunları oturup düşünmek gerekiyor. Örneğin Tarihi Yarımada neredeyse bir turist gettosu olmuş vaziyette. Tamamıyla turistik alanlar ve otellerle dolu bir yer haline geldi orası. İlla İspanya modelini takip etmek zorunda değiliz, her ne kadar İspanya şu ana kadar çok başarılı olarak değerlendirilmiş olsa bile onlarda da problemler var. Dolayısıyla kendi yolumuzu bulmamız gerekiyor. Bu noktada bakış açısı çok önemli ve maalesef bugünkü bakış açımız turist ne kadar artarsa o kadar iyidir şeklinde. Bugünlerde sayılara takılmamamız ve gelire bakmamız gerektiği konuşulmaya başlandı ancak o da sorunlu bir bakış açısı. Türkiye planlamada da çok zayıf, bütün turizm planları merkezden yapılıyor. Örneğin İspanya’da turizm planlaması daha çok yerel karar verme mekanizmaları tarafından yapılıyor. Türkiye’nin sadece İstanbul değil tüm şehir ve bölgeleri için yeni planlama modellerine ihtiyaç olduğu aşikar. Tüm paydaşların karar verme mekanizmalarına dahil edilmesi gerekiyor diyebiliriz kısaca.

Türkiye turizminin sahip olduğu en büyük fırsatlar nelerdir?

Türkiye turizminin güçlü olduğu yönler var elbette. Kaynaklar çok geniş ve her şeyden evvel Türkiye çok güzel ve misafirperver bir ülke. Halkı da turizme çok açık. Halkın bakış açısı turizmde çok önemlidir. Bunun dışında ülkenin konumu çok büyük bir avantaj. Hem Avrupa’ya hem Orta Doğu’ya yakın bir ülke Türkiye. Doğru bir planlama ve bakış açısıyla bunlar ülke için çok ciddi kazanımlar sağlayabilecek fırsatlar diyebiliriz.

“Çok güçlü bir akademik formasyon veriyoruz”

Çalışan kalitesi bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz Türkiye turizmini?

Çalışan kalitesi düşük değil. Şöyle ayırmak lazım aslında; şehir otelleri ve resort oteller. Resort otellerde çalışan kalitesi daha düşük. O da şundan kaynaklanıyor; resort oteller sezonluk çalışıyor ve kaliteli elemanı bulmak daha zor oluyor. Nitelikli personele yılın yalnızca 6 ayı iş vadettiğinizde onu kadronuza katabilmek haliyle güç bir iş. Fakat İstanbul gibi, Ankara gibi yerlerdeki şehir otellerine baktığımızda buralardaki personel bir hayli nitelikli. Bazı iş yerleri öğrencilerimize ya da yeni mezunlara uzun vadeli kariyer planı sunabiliyor bu da çok önemli bir tercih sebebi oluyor. Şehir otellerinin bazıları da tıpkı resort oteller gibi kısa süreli kariyer fırsatları sunuyor ve bu doğal olarak nitelikli personelin oraları tercih etmemesine sebep oluyor. Öğrenciler açısından bizim en büyük problemimiz sektörden profesyonelce bir yaklaşım görememek. Dolayısıyla bizim birçok nitelikli mezunumuz çalışmak için başka sektörleri tercih ediyor ve sektör birçok kişiyi bu şekilde kaybediyor.

Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü’nü Türkiye’deki başka birçok turizm bölümünden ayıran bir şey var mıdır?

Biz çok uygulamacı bir bölüm değiliz. Bizim anlayışımız işin uygulama kısmının öğrenciler çalışmaya başladıkları zaman kolayca öğrenilip üstesinden gelinebileceği yönünde. Tabii ki staj yaptırıyoruz öğrencilere çünkü sektörü henüz öğrenciyken tanımaları gerekiyor ancak bizim burada öğrencilere vermek istediğimiz bir vizyon, olayları geniş açıdan görebilme potansiyeli ve analitik düşünme yeteneği. Bizim öğrencilerimiz çok güçlü bir akademik formasyon alıyorlar. Gerek işletme alanında, gerekse diğer alanlarda derin bir birikim sahibi olmalarını hedefliyoruz. Sektörle ortak çalışmalarımız da var ancak bu iş birlikleri uygulamadan çok planlama ve strateji üzerine bina ediliyor. Örneğin geçen yıl konaklama dersimizi veren hoca bir adet otel açma projesi yaptırdı öğrencilere ve bu sektörden insanlarla beraber gerçekleştirildi. Öğrenciler sektörden insanlara sunumlar yaptılar. Bazı derslere sektörden insanlar doğrudan entegre olmuş vaziyette. Birkaç dersimizde bu şekilde bir modellemeye gittik. Bizim eğitim anlayışımız genel olarak bu şekilde ve öğrencilerimizi illa turizm sektöründe çalışacak şekilde değil her alanda yöneticilik yapabilecek şekilde yetiştirmeye gayret ediyoruz. Örneğin kamu yönetimi alanında da, bilhassa turizm konusunda politika belirleyebilecek yetkinlikte insanlar olsunlar istiyor ve buna uygun bir eğitim metodu geliştirme çabamızı sürdürüyoruz.

“Türkiye planlamadan çok tanıtıma önem veriyor”

Sizin en önemli araştırma konularınızdan biri olan “destinasyon pazarlaması” kavramıyla devam edelim… Öncelikle, destinasyon pazarlamasının tam olarak ne olduğuna dair bilgi verebilir misiniz?

Destinasyona bir ürün olarak baktığımız zaman aslında çok kompleks bir üründür çünkü bunun konaklaması var, seyahat kısmı var, ziyaret, yeme-içme, alışveriş gibi kısımlar var. Bunların tamamını bütünsel bir yaklaşımla tek bir ürün gibi düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla destinasyon pazarlaması klasik ürün pazarlamasının ötesinde bir mesele çünkü destinasyon pazarlamasında koordinasyon ve bütün paydaşların ortak planlama yapması çok önem kazanıyor.

Türkiye destinasyon pazarlaması konusunda nerede?

Türkiye’de daha çok tanıtım kısmına odaklanılıyor maalesef ve bu da merkezi planlama sisteminin neden olduğu bir şey çoğunlukla. Bölgelerin kendilerinin bu planlamaları gerçekleştirmesi gerekiyor. Bölge nasıl bir turizm istiyor, ortaya neler koyabilir, bunun için hangi paydaşların bir araya gelmesi ve nasıl koordine olması gerekiyor gibi sorular bölgelerin bizzat kendileri tarafından yanıtlanması gereken sorular. Örneğin, Trakya’da şarap turizmini ele alalım. Bunun nasıl bir ürün olması gerekiyor ve ben bunu nasıl sunarım gibi soruların merkezden yanıtlanması çok zor. Dolayısıyla en kolay yapılabilen kısım tanıtım olduğu için o yapılıyor genel olarak. Reklamlar yapılıyor, fuarlara gidiliyor evet ama diğer kısımlar eksik. Türkiye’nin stratejik turizm planlaması 2007’den beri değiştirilmedi. Ufak tefek değişiklikler var elbette ama planlamanın iskeleti olduğu gibi duruyor. Tek bir turizm tarzının olmadığının, farklı farklı “turizmler” geliştirmek gerektiğinin farkındalar ancak sözden öteye bir adım ben görmüş değilim. Şarap turizmi örneğinden devam edersek buraya gelecek insanların nerede yiyeceği, nerede konaklayacağı, şarap tadımı dışında hangi kültürel faaliyetleri yapacağı gibi konular ve bunların kim tarafından nasıl bir koordinasyon içerisinde yapılacağı ile bu faaliyetlerin tanıtımının nasıl sağlanacağı tamamen planlanmalı ki destinasyon pazarlaması layıkıyla gerçekleştirilebilsin. Kalkınma ajansları bunu nispeten yapıyorlar aslında. Birkaç kalkınma ajansıyla beraber çalıştık biz. Örneğin Trakya Kalkınma Ajansı bir turizm planlamasına gitmek istedi ve bizden yardım aldı. Buna göre biz o bölgeyi inceledik ve gerçekleştirilebilecek turizm türleri ile izlenebilecek yollar üzerine bir rapor hazırladık. Fakat kalkınma ajansları da proje desteklemenin ötesine gidemiyorlar. Yine de planlama yapmaya başlanması açısından umut verici bir şey diyebiliriz.

Bir söyleşinizde “Kısa yoldan destinasyonların pazarlanabilmesi için dizi sektörü kullanılmaya çalışılıyor, bunun son aşamada olması gerekiyor” demişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Trakya’ya gittiğimizde birçok paydaşla görüşme imkanı bulduk ve hepsinden şunu duyduk: Burada da bir dizi çekilirse herkes gelir. Edirne’ye gittiğimde herkesin günübirlik ziyarete geldiğini ve Edirne’deki paydaşların bundan çok şikayetçi olduğunu gördüm. İnsanlar geldiğinde konaklasın, yesin içsin, şehre daha çok para bıraksın isteniyor fakat baktığınız zaman otellerin kalitesi düşük. Bunu raporumuzda belirttik, bize de biraz kızdılar ama seyahat acenteleriyle ortak toplantımızda neden sadece günübirlik ziyaretçi getiriyorsunuz buraya diye sorduğumuzda istedikleri kalitede otel bulamadıklarını söylediler. Gece çıktığınızda gidilebilecek neredeyse hiçbir yer yok gene aynı şekilde. Restoranlara gelirsek, Edirne’de ciğer dışında yiyebilecek bir şey bulmak çok zor. Bunların hepsinin düşünülmesi gerekiyor. Bunlar hazır olduktan sonra, tamam, artık dizi çekilsin ya da başka yollarla buraların tanıtımı yapılsın, hiçbir sorun yok.

Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın genelinde de bölgelerin tanıtımı amacıyla sinema ve televizyonun sıkça kullanıldığına şahit oluyoruz…

Evet, örneğin Yeni Zelanda. Çocuklarımla beraber gittik Yeni Zelanda’ya ve neredeyse 3 hafta orada kaldık. Yüzüklerin Efendisi turu yaptık orada. Hobbit Dağı’na gittik, ormanları gezdik ve orada gördüm ki orası bunun yanı sıra birçok ürünü zaten hazırlamış ve bunu doğayla çok barışık bir şekilde başarmışlar. Bunun dışında örneğin New York’ta Sex and the City turları düzenleniyor. Örnekleri çoğaltabiliriz elbette.

“Biz Dubai olmak istiyor muyuz?”

Yine bir söyleşinizde “Türkiye’nin hem turizm çeşitlendirmesine hem pazar çeşitlendirmesine gitmesi lazım,” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir miyiz?

Dünya Turizm Örgütü istatistikleri var, oradan hangi ülkenin turizm harcamasında nerede olduğunu hem toplam hem kişi başı olarak görebiliyorsunuz. Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Avustralya, Kanada gibi ülkeler toplam harcamada başı çekiyor fakat kişi başı harcamaya baktığımızda daha çok Singapur, Hong Kong, Norveç, Belçika gibi ülkelerin öne çıktığını görüyoruz. Birden çok pazara gidilebilir ve gidilmeli ancak bunun çok iyi planlanması gerekiyor. Örneğin Antalya’yı ele alalım. Deniz, kum, güneş isteyenler genelde Ruslar ve Almanlar oluyor. Dolayısıyla oranın ürününü onlara göre tasarlaması gerekiyor. İstanbul’a baktığımızda ise daha çok Avrupalı ziyaretçilerin yoğun olduğunu görüyoruz. Avustralya ve Yeni Zelandalılar’ı daha çok Çanakkale’de ağırlıyoruz, belki onlara farklı yerleri de tanıtmak gerekir. Singapur, Kore, Çin gibi ülkeleri de kesinlikle önemsememiz gerekiyor. Onların da nasıl bir turizm istediğine bakıp, bu tarz bir turizmi nerede sağlayabiliriz onu düşünmemiz gerekiyor. Elbette biz ne istiyoruz veya ne verebiliyoruz bununla beraber düşünmeliyiz.

Dubai gibi bir yerin turizm geliri tek başına Türkiye’den fazla, bunu nasıl açıklayabiliriz?

Bunu yanıtlayacağım ama öncelikle şunu sormak lazım: Biz Dubai olmak istiyor muyuz? En başta verdiğim Barselona örneğini düşünelim, daha çok daha iyi manasına gelmiyor. Dubai özeline dönersek, orada yaşayan insanların çoğu zaten yurt dışından gelen insanlar. Birinci sebep bu. Yerel halkın nüfusu düşük, dolayısıyla uzun vadeli turistleri çok. Kısa vadeli turistleri de buna binaen artıyor. İş dolayısıyla çok fazla insan gidiyor ayrıca oraya. İş turizmi her zaman daha çok para getirir. İkinci önemli sebep de bu. Dolayısıyla kazanılan para yüksek. Bir sürü yatırım yaptılar Dubai’ye, biraz Las Vegas gibi olması tasarlanıyor sanıyorum. Hiç olmayan atraksiyonları yaratmaya başladılar. Böyle şeyler oluyor, bunun Türkiye’deki örneği ise Eskişehir. Eskiden hiçbir şey olmayan bir şehirdi ama bugün bir şeyler yapıldı ve bence kendi açısından da oldukça başarılı bir örnek ama İstanbul için yeni bir şey yaratmaya gerek yok elbette. Olan kaynakların korunması İstanbul gibi bir şehir için yeterli. Her yere otel açalım, yatak kapasitesini artıralım, sonra da buraları doldurmak için düşük fiyatlara satalım anlayışından uzaklaşmak gerekiyor. Şimdi turizm toparlanıyor, yatak kapasiteleri dolduğunda daha fazla otele ihtiyacımız var deyip tekrar otel inşa etmeye başlayacaklar. Halbuki bunu İstanbul’da yaşayan insanlarla beraber düşünmek gerekiyor. Şehrin kapasitesini bu bakımdan çok zorlamak iyi değildir Barselona örneğinden bildiğimiz üzere. Bunun haricinde şehre iş dolayısıyla gelenler var, bunlar da para bırakıyor şehre ancak çok zannetmiyorum ki bunlar şehrin turistik bölgelerini dolaşsınlar. Kültür turizmi için gelenler var, bunlar da turist gettolarıyla karşılaşmak istemiyorlar. Özetle, şehrin turizm geleceğini şehrin tüm paydaşlarıyla beraber şekillendirmemiz gerekiyor.

Son olarak, yükselen döviz kurunun Türkiye turizmini nasıl etkileyeceği konusunda düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Turizmciler daha çok turist gelecek diye sevinebilir, eminim öyle de olacaktır ama daha ucuz bir turizm ülkesi olmaya doğru gitme tehlikesi taşıyor Türkiye. Bunu yalnızca parasal anlamda da söylemiyorum. İstenilen turizm, daha sorumlu turistlerle gerçekleşecek bir turizm. Yani buraya geldikten sonra buranın kültürünü öğrenmek ve buranın halkıyla birlikte yaşamak isteyen tarzda turistler bekliyoruz biz. Bu gerek turizmciler gerekse halk için daha olumlu. Fakat biliyoruz ki bu tarz turistler ucuz ve kalabalık bir turizm ülkesini pek tercih etmiyorlar ve burada böyle bir döngüye girme riski var. Üstelik bu döngüden çıkabilmek bir hayli zor olabiliyor. O anlamda bir endişe taşıyorum. Ekonomide genel bir kötüye gidiş varken, turizmin de bundan etkilenmemesi düşünülemez elbette. Turizm gelirleri, hem iç hem dış turizm bağlamında söylüyorum, ülke için büyük önem taşıyor ve ekonomi kötüye gittikçe ister istemez insanların bütçelerinde yaptıkları ilk kesinti turistik faaliyetlerden oluyor. Turizmi diğer sektörlerle beraber düşünme anlayışı zaten maalesef pek yaygın değil. Bir öğrencim Finike’deki portakal bahçelerinin agro-turizm için kullanılması üzerine bir yüksek lisans tezi yazıyor ve bu vesileyle ben de gidip orayı görmüş oldum. Sahiden çok güzel portakal bahçeleri var fakat Finike, Antalya’ya ve denize çok yakın olduğu için denize açılmak istiyorlar ve bu nedenle ulaşımı kolaylaşsın diye bir tane duble yol yapımına başlandı. Şu anda yapımı durduruldu sanırım ama yol tam portakal bahçelerinin ortasından geçerek denize ulaşıyordu. Peki bundan sonra ne olacak? Orada bir yapılandırma başlayacak. Çiftçi otelcilikten daha fazla kazanırım diye düşünerek portakal yetiştirmeyi bırakacak. Halbuki bunların hep beraber düşünülmesi gerekiyor. O nedenle öğrencim agro-turizmin, yani insanların gelip o bahçelerde kalmasının, belki toplama faaliyetlerine katılmasının o bölgedeki turizmin sürdürülebilirliğine katkı sağlayabilir mi bunun üzerine çalışıyor.


Söyleşi ve fotoğraflar: Oktay Güney / Kurumsal İletişim Ofisi