"Estetik benim için sinemada her şey anlamına geliyor"
Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi, yönetmen Mehmet Can Mertoğlu senaryosunu yazdığı ve yönettiği "Albüm" filmiyle bu yıl Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden ödülle döndü. Hayatını tamamen filme adayan ve genç yaşta ilk uzun metraj filmiyle büyük başarı elde eden Mertoğlu, içindeki film çekme tutkusunu hayata geçirmek için Boğaziçi’ne geldiğini belirtti. 1988 doğumlu olan Mertoğlu ile hayatını, sinemacı kimliğini ve Albüm filmini konuştuk.
Bize biraz kendinizi anlatabilir misiniz?
Akhisar'da doğup liseye kadar burada yaşadım. Sonrasında İzmir Atatürk Lisesi'ni bitirip 2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdim, hala kayıtlı öğrenciyim. Hayatımı tamamen sinemaya adamış durumdayım denilebilir. Boğaziçi’ne de sinemaya dair çok köklü bir geleneği olduğu için gelmek istemiştim. BÜSK ve Mithat Alam Film Merkezi üzerinden aslında sinema fakültesi olmamasına rağmen çok köklü bir gelenek var burada. Liseden beri de film çekme niyetim vardı zaten.
Sinema ile ne zaman ilgilenmeye başladınız? Dönüm noktası söyleyebilir misin bize?
Küçük yaşlardan itibaren film izlemeyi severdim ve çok film izlerdim. Bu filmler daha çok ana akım Hollywood filmleri ve Türk güldürü filmleriydi. Belli bir yaştan sonra eski Avrupa filmlerini keşfetmeye başladım. Bergman, Antonioni gibi isimlerin filmlerini izlemeye başladım. Tabii o zaman lise için Akhisar’dan İzmir’e gitmemin de etkisi oldu, bu filmlere erişimim kısmen kolaylaşmıştı. Lise ikiye başladığım zaman film yapmak istediğimi artık biliyordum ama film okumak istemiyordum. Türkiye’deki sinema bölümlerinin çok yeterli olmadığını biliyordum. Belki bir süre Boğaziçi’nde okuduktan sona Danimarka’ya giderim diye düşünüyordum o sırada. Özellikle Mithat Alam Film Merkezi’nin arşivi o dönem sinemacı olmak isteyenler için büyük bir imkân tanıyordu. Bunun yanında bir yönetmen geleneği de var burada. Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Reha Erdem gibi pek çok değerli yönetmenin Boğaziçi geçmişi bulunuyor.
Sinema anlamında bilinçli bir tercih yaptınız yani?
Kesinlikle, tek niyetim buydu. Bu tercihimden ötürü de son derece memnun kaldım. Birçok sinema fakültesinde bulamayacağınız olanaklar var burada. Geçmiş mezunların da yardımını görüyorsunuz ayrıca. 2006-2009 yılları arasında da MAFM'de çok aktif çalıştım. Sinefil Dergisi’nin editörlüğünü yürüttüm. Çok fazla film izleme imkânı elde ettim, günde ortalama hemen hemen üç film izlerdim. Bunun üzerine merkezin de katkılarıyla bir kısa film çektim. Boğaziçi’nde yaşantım genel hatlarıyla bu şekilde geçti.
Peki bunların dışında okulun sinemaya dair hangi imkanlarından yararlandınız mı? Sinema derslerini aldınız mı?
Salt öyle oldu diyemem. Burada hangi fakülteye giderseniz gidin, elde ettiğiniz çevrenin sizi geliştirici bir yanı oluyor. Bunu üniversite sistemini beğendiğim için söylemiyorum ama buradaki fikir alışverişi her anlamda çok faydalı oluyor. Sinema derslerini ise hiç almadım. Bunun dersle öğrenilemeyecek bir şey olduğunu düşündüm bir noktada. Danimarka'ya gitme konusu da bir tür lise hevesiydi benim için. Ondan da kısa sürede vazgeçtim. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da azımsanamayacak sayıda yönetmen alaylıdır. Sinema eğitimi sadece akademisyen yetiştirmeye yönelik, teorik bir eğitim olabiliyor.
Merkezde sürekli filmlerin gösterilmesi ve bunlara erişimin Türkiye genelinde çok kısıtlı olması buranın önemini artırıyor haliyle. Ben ilk geldiğim zaman, 2006 yılında, Robert Bresson filmlerinin mini bir retrospektifi vardı örneğin merkezde. Belki çok küçük bir detay olarak görülebilir bu ama bence çok kıymetlidir bu. Sadece yönetmenlik olarak da düşünmeyin, sinemanın her alanıyla, kurgu mesela, ilgilenen insanları geliştirici bir etkiye sahiptir bu durum.
“Albüm’ün senaryosunu üç günde yazdım”
Senaryolar, hikayeler üzerinde çalışmaya, sinema tekniğini öğrenmeye başlamanız nasıl oldu?
Kendi çektiğim filmlerin senaryolarını yazdım ama kendimi senarist olarak tanımlamıyorum. Senaryo çekmek istediğim şeyin taslağıdır benim için. Zamanında çok senaryo okudum. Senaryonun bir taslağı ve metodu oluyor. Biçem olarak da bu metot çok zor değildir. Ben de kafamdaki bu şekilde filmi senaryoya aktarıyorum. Ayrıca bunun da iki boyutu var, bir oyuncular ve film ekibiyle paylaşacağınız senaryo, bir de sunacağınız senaryo var. Filmin bütün finansmanını bu sunacağınız metin üzerinden elde ediyorsunuz neticede. Bu yüzden bunun bir edebi metinden ziyade çok farklı üsluba yatkınlığı olan endüstri profesyonellerine de ulaşacağından hâyli berrak olması gerekiyor.
Kısa filmlerim için de Albüm için de senaryoları çok kısa sürede yazdım. Albüm’ün senaryosunun ilk taslağını üç günde yazdım. Çekeceğim şey benim kafamda oluyor genelde. Sonrasında biraz değişim oldu ama bu değişim filmin genelini çok etkilemedi, belli sahnelerde rötuşlar oldu.
O zaman sizin çalışmalarınızda tekniğin ön plana çıktığını söyleyebiliriz.
Tabii ki, zaten filmi yazarken nasıl çekeceğimi plan plan kafamda oluşturuyorum.
Albüm filminden önce iki tane kısa filminiz bulunuyor: Fer ve Yokuş. O filmlerinizin de önemli başarılar elde ettiğini biliyoruz. O filmlerden Albüm filmine geçiş nasıl oldu? Kısa filmler sizin için öğretici bir anlam taşıdı mı?
Yokuş’u 2007 yılında çektim. Boğaziçi’ndeki ikinci yılımdı. O güne kadar hayatımda film seti görmemiştim. Filmlerin kamera arkasını çok izlemişliğim ya da film üzerine çok kitap okumuşluğum vardı ama seti ilk defa orada tanıdım.
Senaryo yazmaya da şöyle başladım. Zeki Demirkubuz’a mail atmıştım lisedeyken. İzlediğim filmlerin senaryosunu bulmak zordu İzmir’de. Demirkubuz’dan İtiraf ve Yazgı’nın senaryolarını istemiştim. Bana birkaç versiyonuyla beraber yollamıştı senaryoları. Bu açıdan kendisine de çok minnet doluyumdur. Bu o dönemde beni çok geliştirmiştir.
Kaç kişilik bir set vardı Yokuş’ta?
13-14 kişilik bir ekipti, kendi memleketimde, Akhisar’da çekmiştim.
Zor olmadı mı ekibi yönetmek?
İnsanlarla gayet iyi anlaştım. Burada işimi kolaylaştıran bir etken de iyi insanlarla çalışmış olmamdı. Doğru insanlarla iletişim kurduğum için sorun çıkmadı. Bir de neyi ne zaman yapacağım çok belliydi. Sabah sekiz, akşam beş şeklinde plandan sapmadan çekebildik. O zaman 19 yaşımda olmama rağmen insanlar da güvendi bana. Yokuş’un birçok festivalde gösterilmesi de benim için teşvik edici oldu.
Bunun akabinde Semih Kaplanoğlu beni Bal filminin setine davet etti. Monitör başında yaklaşık beş hafta Bal setinde bulundum. Orada resmi bir asistanlık görevim yoktu ve Semih abi de bana fikrimi soruyordu. Her fikrimi uygulamasa da büyük bir tevazuyla beni sonuna kadar dinlerdi. Bu sayede bir filmin nasıl çekileceği ile ilgili öğretici bir dönem oldu benim için.
Daha sonra diğer kısa filmim Fer’i çektim. Ancak o film içime sinmedi pek, pelikül çekmek istiyordum ama dijital çekmek zorunda kaldım. Sonra da Albüm’ü yazdım, 2012 yılında. Bütçesini ancak 2015’te bulabildim ve çekimleri 2015’te yaptık. Bütçede en önemli kısım bakanlıktan bütçe alabilmek. Oradan alamayınca yurtdışındaki kurumlardan da yardım alamıyorsunuz. Zaten bakanlığın ilk etapta verdiği para uzun metraj film için çok yeterli değil ama diğer yardımları alabilmek için bakanlığın para vermesi gerekiyor. 2014 yılında bu para geldi ve sonrasında diğer ortaklıkları da kurmaya vakıf olduk.
Çekimler ne kadar sürdü?
Beş buçuk hafta kadar sürdü. Sette çalışma ortamının güzel olmasına ve insanların çalışma şartlarına da özellikle hassasiyet gösterdim. Bu yüzden de setten hemen herkes de memnun ayrıldı.
Albüm’ün son derece ilginç bir senaryosu var. Film gösterime gireceği için detaylarına çok girmeyebiliriz ama benim dikkatimi çeken şu oldu: çok iyi gözlemler yapmışsınız. Filmdeki her şey çok gerçek geldi bana, bunun anlatmak istediğiniz şey üzerinde ya da sinemaya atfettiğiniz anlam üzerindeki etkisi nedir?
Bu proje için var. Ama ben gerçeküstücü ya da gerçekle hiç bağı olmayan filmleri de severim. Benim için filmin biçimi ve formu içerikten daha önemlidir. Mesela Leni Riefenstahl’ın Triumph of the Will filmi çok kötü bir içeriğe sahiptir, Nazi propagandasıdır. Ancak estetik olarak çok iyi bir filmdir. Benim için filmde estetik çok önemli, sinema görsel bir sanat en nihayetinde. En temelde hareket eden imajı seven biriyim. Bu bende coşkulu duygular uyandırıyor. Edebiyatta da sınırsız bir olanak var ama bende daha ziyade bu manada bir görselliğin, coşkunun peşindeyim.
Bu filmde genelde benim görmediğim, şahit olmadığım herhangi bir şey neredeyse yoktur. Sadece birkaç sahnede gerçeküstü, ya da gündüz düşü olarak ifade edebileceğim sahne var. Mesela vergi dairesindeki sahne belki biraz abartıdır. Ancak onda da kendi içinde yine gerçeklik vardır. Ek olarak filmdeki bütün mekanlar gerçek yerlerinde çekildi. Emniyet sahnelerini çekerken polisler bize, bizi çok iyi gösterdiniz, tam olarak bizi anlattınız dediler. Ama bu gerçeklik sadece bu film için geçerli olan bir şey. Tamamen hayal ürünü bir film de çekebilir elbette.
Peki burada en temelde, belki bir iki cümleyle, bu filmde neyi anlatmak istediğinizi açıklayabilir misin? Başından sonuna kadar bu filmin anlatmak istediği nokta neydi?
Tarihi yeniden inşa etme üzerine bir film yapma niyetim vardı. Resmi tarih ile gerçek tarih arasındaki fark ya da tarih epistemolojisi üzerine ne yapabilirim diye düşünüyordum. Bu durum sadece bizim toplumumuzda olan bir şey de değil. Evlat edinme meselesi de Türkiye’de çok fenomen olan bir şey, son derece yaygın bir durum ve evlat edinilen arkadaşlarım da var. Bunun üzerinden tarih yazımını anlatmak istedim.
Bir de Facebook, Twitter gibi platformlar artık çok yaygın. Ben hiç kullanmadım şimdiye kadar ama o mecralarda da insanların sahte yaşamlar ve sahte geçmişler inşa etmesi günümüzde çok yaygın. Bunu çok alelade bir aile üzerinden göstermek istedim. Şu an herhangi bir Instagram hesabına girdiğinizde mutluluk hormonu gibidir, herkes çok mutludur oralarda. Herkes daha cool, herkes daha başarılıdır. Bu filmde de idealize edilmiş bir aile düşüncesi var ve insanlar bunun gayretkeşliği içerisindeler.
Mesela bu aile çok anakronik bir ailedir. Çok teknolojik de değiller. Bunun sebebi de şudur: bu durumun sadece bizim dönemimizle alakalı olmadığını göstermeye çalıştım burada. Uzun zamandan beri var olan bir olgu bu.
Filmin aldığı ödüllerden bahsedebiliriz biraz da. Albüm filmi ile Cannes'da Eleştirmenler Haftası bölümünde "Yılın En Yenilikçi Yönetmeni”, Altın Koza ’da en iyi yönetmen, Saraybosna’da en iyi film ve bunun gibi birçok ödül aldınız. Ödüllerin bir sinemacı için anlamı nedir? Bu maddi anlamları olabilir ya da kişisel anlamlar olabilir.
Mesela Cannes Film Festivali’nin maddi bir anlamı yoktur. Ama Cannes en büyük festival ve yılda oraya sekiz bin film başvurusu oluyorsa, 55-60 film gösterilir. Orada ilk filmimle olmak gerçekten çok önemliydi. Diğer taraftan o jüride başka birileri olsa belki ödülü başka birileri alırdı. Bu anlamda ödüllerin çok sübjektif bir tarafı da var.
Oradaki jüride dünyanın her tarafından insanın olması ve onlar tarafından beğenilmesi, filmin algılanışının sadece Türkiye’yle sınırlı kalmadığımı gösteriyor ve bu da benim için çok anlamlı. Bu vesileyle de film, dünyanın çeşitli yerlerinde gösterim şansı yakalayabiliyor. Şu ana dek yaklaşık 25 ülkede gösterildi film. Başka yerlerde de gösterime girecektir. Filminin dünyanın farklı yerlerde gösterime girmesi ve beğenilmesi beni mutlu ediyor tabii ki.
Son olarak klasik bir soru sormak istiyorum. En beğendiğiniz filmlerden ve yönetmenlerden birkaç isim söyleyebilir misiniz bize?
Burada sayısız isim zikredebilirim; Robert Bresson, Hou Hsiao-Hsien, Yasujiro Ozu gibi isimleri anabilirim bir çırpıda. En sevdiğim film olarak da Alexander Dovzhenko'nun Earth filmini söyleyebilmem mümkün.
Haber: Talat Karataş/Kurumsal İletişim Ofisi
