“Yalnızlar için çok özel bir hizmet’’

Uzun dönemdir BÜMED bünyesinde gerçekleştirilen “Yaratıcı Yazarlık”, “5 Hafta 5 Roman” ve “Yazarlık Atölyesi” kurslarının eğitmeni, BÜMED üyesi ve gönüllüsü, Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Gülsoy'un ’89; 'Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” adlı yeni romanı Can Yayınları tarafından yayınlandı. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Olcay Akyıldız ‘93, Gülsoy ile romanları ve edebiyat üzerine Boğaziçi dergisinin Mart 2016 sayısında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi…

“Yalnızlar için çok özel bir hizmet''

Olcay Akyıldız - Konuya senin birbirinden farklı alanlarda gösterdiğin faaliyetlerle girmek istiyorum. Akademisyen olarak benim meslektaşımsın, üniversitemizin Biyomedikal Enstitüsünde profesörsün. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmeni ve Nazım Hikmet Kültür Sanat Araştırma Merkezi’nin de müdürüsün. Bu şapkalarından birini diğerine tercih etmeden paralel olarak yürütüyorsun. Benim sana sorular yöneltmeme neden olansa bence en vazgeçemeyeceğin şapkan yani yazarlığın. Sadece bir yazar olmadığını, bu işin hocalığını da yaptığını belirtmek yerinde olur. Yani bir şapkan da BÜMED’de sürdürdüğün Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ndeki hocalığın. Şimdi benim bu konuda merak ettiğim, ben öyle varsaydım ama, acaba sahiden de yazarlık diğerlerinden daha vazgeçilmez bir şapka mı senin için ya da yazar Murat Gülsoy diğerlerine baskın çıkıyor mu hayatta? Bir de, bunu samimiyetle soruyorum, bu kadar işe nasıl vakit buluyorsun? Bence sadece vakit meselesi de değil hem zihinsel faaliyet anlamında hem de duygusal yatırım olarak bunlar birbirinden farklı alanlar bu sınırları korumayı nasıl başarıyorsun?

Murat Gülsoy - Evet, sanırım tüm bunların içinde vazgeçemeyeceğim tek şey yazarlık. Ama bu da çok acıklı bir durum; çünkü insan yazmayı bırakamaz zaten, yazmak onu bırakır. Bundan korkmalı mıyım? Bilmiyorum, belki. Saydığın işleri severek yapıyorum. Tabii üniversitede olduğum için bunca işi yapabiliyorum. Üniversitede olmak demek, sürekli okumak, yazmak, araştırmak, tartışmak, anlatmak, sorgulamak demek... Farklı alanlarda aynı anda çalışmak ise müthiş bir imkân sağlıyor insana. Uzmanlığın yarattığı bir körleşme vardır, çoğu zaman uzmanlığınızın kavramlarıyla sınırlı bir görüşe sahip olursunuz. Oysa farklı disiplinlerin bakış açısı size daha kıvrak ve daha yaratıcı bir düşünme imkânı sunar. Ben bunun çok faydasını görüyorum. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan konuları aynı gün içinde yürütmek müthiş eğlenceli geliyor. Örneğin sabah lazerlerle antibiyotiğe dirençli bakterileri yok edecek yöntemler üzerine çalıştıktan sonra öğleden sonra Nâzım Hikmet’i günümüz şairleri nasıl algılıyor konulu bir sözlü tarih projesinin toplantısına katılmak, akşam BÜMED’de yaratıcı yazarlık atölyesi yapmak ve eve döndüğümde yeni bir roman üzerinde çalışmak... Bir gün içinde birden fazla ülkeye gitmek gibi.

Pekiyi yaratıcı yazarlığın öğretilebilirliği konusunda neler söylersin. Antik Yunan’dan bugüne bu konuda yani sanatçılığın/yazarlığın doğuştan gelen bir yetenek mi yoksa çalışma ve öğrenme ile edinilebilir bir yeti mi olduğu konusunda birbirinden ayrılan görüşler var. Platon örneğin tamamen ilahi bir vergi olduğunu iddia ederken pek çok görüş ise bu doğuştan gelen yeteneğin mutlaka üzerinde çalışarak ehlileştirilmesi gerektiği yönünde. Sen ne dersin?

Ben öncelikle herkesin yazar olabileceğine, yazabileceğine inanıyorum. Ama bu yazmanın kolay olduğu anlamına gelmiyor. Sanatın, özellikle de edebiyatın kökeninde bilinçdışı süreçler rol oynar. Rüyalarımızın beslendiği kaynak yani. Herkes rüya görebildiğine göre herkeste bu kaynağın olduğunu var sayabiliriz. Ancak bu yeterli değil tabii. Yazan kişinin öncelikle içebakışını keskinleştirmesi gerekir. Elbette okuyarak ve yazarak farklı anlatım tekniklerini de öğrenmesi elzemdir; ama asıl önemli olan yazma meselesinin masum bir uğraş olmadığını kavramasıdır. Yazarken insan kendi üzerinde, kendi psikolojisi, kendi ruhu –nasıl adlandırırsanız adlandırın– üzerinde çalışır. Zaten yazmanın insanı derinleştirmesinin nedeni de budur. İnsan yazdıkça içine doğru genişler, kendi içinin ne kadar geniş ve bilinmezlerle dolu karanlık bir ülke olduğunu keşfeder. İşin ilginç yanı orada başka insanları bulur. Yazar için başkalarını anlamanın yolu onları bir antropolog gibi uzaktan incelemek değil, onları kendi içine bulmaktır. Bu işin bir yönü tabii. İçerideki karanlığa ya da rüyaların beslendiği o bilinçdışı süreçlere dönecek olursak... Burada delice bir şey var tabii. Ama edebiyat metni bir rüya değildir, yani ham bir bilinçdışı malzeme değildir. Bilinçdışından gelen güçle aklın mücadelesi ya da çatışması yapıtın kuvvetini belirler. Bu çatışma ne kadar derinse yapıt da o derece derinlikli olur. Hatta çoğu zaman yazarını aşar.

Son roman Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet başka bir formda sanki bütün önceki romanları kapsıyor. Senin metinlerinde hep tekrar eden temalar, dertler burada iyice netleşiyor, kristalize oluyor ve adeta birbiriyle ilişkilenip bir tür sonuca ulaşıyor. Nedir bu temalar: Yalnızlık, delilik ve ölüm. Her romanda bu kavramların bir yüzüyle (Janus’un yüzleri gibi) uğraşıyorsun. Ama bu romanda sanki hepsi iyice iç içe geçiyor. Romanda birbirinin içine geçen karakterler gibi. Nisyan’da, Gölgeler ve Hayaller Şehri’nde de hep vardı bu meseleler. Birbirinden bambaşka biçimlerde takıntılı bir biçimde bunlarla uğraşıyorsun. Bu temalar neden bu kadar belirleyici, ya da yazının sence bu temalarla ilintisi nedir?

Ben edebiyatın bir zihinsel araştırma olduğuna inanıyorum. Daha doğrusu benim sevdiğim edebiyatın demeliyim. Her zaman merak ettiğim insanın aklının nasıl çalıştığı, nasıl düşündüğü, gerçekliği nasıl algıladığı ve nasıl kurduğu gibi konulardı. Bunların nesnel cevaplarını elbette bilimde, örneğin psikolojide bulabiliriz, arayabiliriz. Ama ben aynı zamanda bu soruların öznel cevaplarını merak ettim hep. Rüyalar üzerine kuramsal ve deneysel çalışmaları okumayı sevdiğim kadar insanların tek tek rüyalarını dinlemeyi ve beraberce onları deşmeyi de çok heyecanlı buldum. Bu ikincisi, yani öznel olanın, tek kişiye ait olanın deneyimi edebiyatla ortaya çıkıyor aslında. Sanatın ya da edebiyatın üretici enerjisi insanın çok derininden, bilinçdışından geliyor. Aklın ötesinden, bir başka deyişle... O yüzden sınır durumlar, delilik diye de nitelenebilecek gerçeklikten sapmalar, inançlar, yanılsamalar, yanlış inançlar, rüyalar beni heyecanlandırıyor.

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet Nisyan’a ve Baba Oğul Kutsal Roman’a göndermelerle dolu. Bu kendi metinlerine gönderme yapma hali/tekniği senin her zaman yaptığın bir şey; ama bu romanda sanki biraz daha fazla. Zaten kitapta Borges’e seslenen anlatıcı yazar da “Her şeyi birbirine bağlamayı senden öğrendim,” diyor. Bu her şeyi birbirine bağlama halini biraz açar mısın?

Borges’i ilk okuduğumda büyülenmiştim. Beni çarpan bilgisi ya da yeteneği değildi. Özgürce, sınırsızca akıl yürütebilmesiydi. 1980’lerin ilk yarısıydı. Son derece baskıcı bir eğitimden geçmiş genç bir okurun gözünden düşün, sadece okuduğumuz okulların müfredatını kastetmiyorum. Muhalif düşüncenin kendisi de son derece katı kurallara ve belirli sınırlara sahipti. Oysa Borges kendisini bağlayan hiçbir sınır yokmuş gibi davranabiliyordu. Onun yazdıklarını okurken o ana kadar kafamda kurmuş olduğum tüm yapıların hiç de öyle olmayabileceğini hissediyordum. Tüm yapıları kıran üstelik bunu bir başka katı düşünceyle yapmayan bir yaklaşım söz konusuydu. Onu okurken, hiçbir zaman onun kadar özgürce yazamayacağımı ya da düşünemeyeceğimi hissederdim. Yıllar içinde bununla mücadele etmeye çalıştım. Yani, kendimce sınırlarımı ötelemeye, daha da özgürce yazmaya çabaladım. Son romanımda bunu bir adım daha ileri götürdüğüme inanıyorum. Evet, böyle yaparken bir yandan da daha önce yazdıklarımı düşünüyordum. Onlar kendiliklerinden bu dünyaya dâhil oldular. Bazen öyle hissediyorum, tüm yazdıklarımdan oluşan ikinci bir evren var, yaşadığım dünyaya paralel bir dünya...

Ben romanı okuduğumdan beri iki şey dolaşıyor kafamda. Bunlar tabii benim kişisel çağrışımlarım. Bir tanesi: Kafamda ya da Ruhumda Bir Yalnızlık. Sanki bende romanın adı böyle tınlıyor. İster istemez Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanını ve oradaki kahramanın yalnızlığını da düşünüyorum. Bu iki kahraman arasında sen herhangi bir ilişki görüyor musun? Aklımdan geçen diğer şey ise çok spot bir laf: bir gazete yazısında ya da arka kitap kapağında kullanılabilir “Pi sayısı hiç bu kadar seksi olmamıştı.” Bu ikisini birleştirerek bize biraz Mirat’ı anlat desem… Mirat son derece sıkıcı bir matematik hocası iken birden koluna yaptırdığı pi sayısı dövmesi ve motoru ile başka birine dönüşüyor adeta.

Yalnızlık temel bir insanlık durumu, varoluşsal bir mesele. Kafamda Bir Tuhaflık romanının kahramanının da zaman zaman bu varoluşsal yalnızlığı hissettiğini söyleyebilirim. Benim kahramanım olan Mirat da yalnız; ama bunun kökeninde bir yere, onun durumunda matematiğin dünyasına ait olamamak var. Sadece aşksızlık değil. Başka boyutları da var. Zaten sosyal olarak yalnız olmanın gerisinde mutlaka psikolojik bir mesele vardır. Mirat’ın durumunda bu apaçık hissediliyor ve o da yalnızlığını aşmak için herkesin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir işe girişiyor. Bu sayede sıkıcı bir matematik hocası olmaktan kurtulup fantastik bir romanın kahramanına dönüşüyor.

Bir de kitabın parçalı yapısını sormak istiyorum. Metinde bir gömülü roman var ama bu iç hikâyeye geçmeden önce bir de girizgâh var; Borges’e mektup. Burada örneğin şimdi birdenbire sana yazmak istedim diyor anlatıcı yazar Borges’e; ama aynı zamanda okura yazdığı mektuba da işaret etmiyor mu burada? İç hikâye bitince kitap bir sonsöze bağlanıyor ve ekler de hatırı sayılır bir malzeme içeriyor. Sayıların gizli ve güncel anlamlarını yazıyorsun, ay ışığında yazılanlar var ve hepsi bir bütünde birleşse de bence ayrı bölümler olarak okunduğunda da anlamlı. Bu yapıyı biraz açar mısın?

Parçalı bir yapısı olan romanlardan beklediğimiz genellikle bu parçaların birleşerek olay örgüsü bağlamında anlamlı bir resim ortaya koymasıdır. Bir başka deyişle açılan tüm kapılar kapanmalı, ortaya atılan sorular yanıt bulmalı, hikâyeler kader gibi sonlanmalı, yazı bütüne varmış olmanın tatminini yaşatmalıdır. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet bu anlamda bütünleyici değil. Bütün olan ortadaki roman. Kendi başına başı sonu belli bir hikâye anlatılıyor. Önsöz ve sonsöz metinleri ise bu bütünün farklı bağlamlarda çerçevesini oluşturuyor; özellikle de romanın yazıldığı ruh durumunu yansıtması bakımından birer kayıt anlamını taşıyor benim için. Romanın arkasında hakiki bir duygu yoksa benim için onu yazmanın da bir anlamı olmaz. Neredeyse bir kolaj gibi romanı çevreleyen bu metinler benim için birer imkân, romanın ardındaki hakikati araştırmak için...

Romanlarında aslında bir anlatı bilimsel yöntem olarak anlatıcı-yazar karakterleri kullanıyorsun. Her biri birer Gülsoy personası olarak çıkıyor karşımıza. Yazar karakterlerin ve dolayısıyla yazma ediminin nasıl bir rolü var romanlarında? Sanki yazma sürecini yazmaktan/aktarmaktan kaçış yokmuş gibi. Bir nevi Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım,” repliğini hatırlatan takıntılı bir yazma, yazarlık hali? Ama bence bir farkı da var. Oradaki bir durumu aktarmanın kaçınılmazlığı idi ve daha kontrolsüz bir süreçti. Sense, yaratıcı yazarlık derslerinle de belki ilişkileniyor bu, yazma süreci üzerine çok profesyonelce düşünen bunu da okurundan kaçırmayan bir yazarsın. Bunlarla bağlantılı olarak işin mühendislik tarafını, kurgusunu biraz konuşalım mı?

Kurmaca yazmak her şeyden önce bir dünya kurmak demek. Kimi zaman bizim dünyamıza benzeyen hatta dünyamızı doğrudan temsil ettiği iddiasında olan kimi zamansa çok daha farklı bir var oluşun resmi çıkar ortaya. Bunun nasıl yapıldığı elbette çok meraklı bir konu. Ancak bu sadece bir yazı tekniği meselesi değil. Asıl mesele tüm bunların insanın zihinsel süreçleriyle ilgili olması. Hikâye etmek, dil ile dünyayı ya da hayali ifade etmek başlı başına insan aklının nasıl çalıştığıyla ilgili. Buradan hareketle gerçekliğin inşasıyla ilgili bir yönü de var. Dolayısıyla yazı ile araştırdığım hep bu zihinsel sürecin nasıl olduğudur. İnsan dünyayı da o dünyanın bir parçası olarak kendini de hikâye ederek kavrıyor, hatta inşa ediyor. Bu yüzden yazma/hikâye etme süreçleri üzerine düşünmek, hatta bunu yazının içine dâhil etmek benim için birincil önem taşıdı hep. İnsanın kendi iç dünyam dediği yer bile dil ile yapılandırılıyor, değiştirilebiliyor, yeniden düzenlenebiliyor. İdeolojik olan örneğin doğrudan iç dünyaya dil ile hikâye ile erişiyor ve kurgusunu dayatıyor. Tüm bunlarla baş edebilmek için edebiyatı başka bir gözle deneyimlemek benim amacım.

Biraz da kitabın heyecanlı kısmından söz edelim. Bu romanda ölmüş insanların zihinleri yaşayan insanların zihinlerine aktarılabiliyor. Sonuç şenlikli, Bakhtinyen anlamda karnavalesk bir zihin şamatası. Bundan biraz bahsedersin herhalde; ama ben tabii mesleki deformasyon gereği kendimi bu eğlenceye bırakamayıp “Bunu aynı zamanda bir yazarın zihni olarak da okuyabilir miyiz, ne neyin sembolüdür?” gibi sorularla da uğraştım. Önsözü de zaten “Geleceğin içinden bir gelecek, bedenimin içinden birkaç ölü çıkardım ve sonra yazdım,” diye bitiriyorsun. Bunu zihnimdeki sesleri çıkartıp okurla paylaştım diye genişletmek de mümkün. Biraz da bu zihin aktarımını ve bunun yazarlıkla ilişkisini konuşalım.

Elbette yazarlık haliyle yakın ilişkisi var. İnsanın yazdığı dünyanın, karakterlerin seslerini duyması gerekir. Ama okurluk haliyle de çok yakın ilişkisi var. Okurken de romanı ve özellikle de karakterleri içimize alırız. Yazarken tabii daha tuhaf bir şey oluyor; çünkü yazar karakterleri kendi içinden çıkarıyor. Rüyalarda gördüğümüz kişilerin kendi bilinçdışımızın karanlık maddesinden üretilmiş olması gibi. Ben zaten bu iki süreci, yazmayı ve rüya görmeyi çok yakın buluyorum.

Ölüm, delilik ve yalnızlığın yan yanalığı. Son roman bu yan yanalıktan yola çıkıyor. Yalnızlıktan kurtulmakla çıldırmak ve ölmek arasındaki ince çizgide geziniyor. Ve bunu, bu ince çizgiyi alternatif bir dünyada, bilim kurgusal fantastik bir dünyada; ama aynı zamanda tam da burada şimdide yapıyor. Bu öğeleri kullanmak istemenin bugünün sanal, siber dünyası ile ilişkisi var mı? Her, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Black Mirror gibi dizi ve filmler aslında belki başka biçimlerde ama aynı durumun içinde yaşadığımız bence tekinsiz sanal dünyanın uzantısı olan şeylerle uğraşıyorlardı. Bilince dair sorular, içine yaşadığımız bu sanal dünyanın güya zenginliğinin ardındaki yalnızlık... Burada belki az önce soruduğuma ek olarak hepimiz birer Mirat mıyız diye de sormak istiyorum?

Bugünün siber dünyası gerçekten de zihinsel süreçlerimizle ilgili bize pek çok imkân sağlıyor. Bilincin sınırları, beynin nasıl çalıştığı, zihinsel süreçlerin yanıltıcılığı ve yaratıcı gücü aslında modernizmin ana konuları arasında sayılabilir. İşte, bilinçakışı diye bir yazma tekniği bize psikolog William James’in bir armağanı. Edebiyatın dünyayı temsil etmekte içine düştüğü sorunların kaynağında insan zihninin doğrudan payı olduğunu düşünüyordu ilk modernistler. Bu yüzden de dünyayı doğrudan yansıtma iddiasını bırakıp, dünyanın kişinin zihninde yarattığı izlenimin ya da onda oluşan dışavurumun peşine düştüler. Modernistlerin dille giriştikleri güreşin ardında da bu var aslında: bilince, zihinsel süreçlere dair olanı ortaya çıkarabilme. Şimdi, siber çağda bu konular tekrar gündeme geldi, çünkü siber uzayın yeni imkânları bizi bilinci tekrar düşünmeye kışkırtıyor. Siber dünya insanların başka insanlarla iletişimini, kendi benliğiyle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlamasına, yeni deneyimlere imkân veriyor. Artık herkesin birçok personası var siber dünyada. Bunlar kişinin benlik algısını ya da inşasını etkiliyor. Dolayısıyla edebiyatın, sinemanın konusu haline geliyor.

Gerçeküstü bir ögeye rağmen son derece ikna edici ve bunu adeta sıradanlaştıran bir roman yazmışsın. Yani mesele nasıl oluyor da bir bilinç başka bir bilince aktarılıyor değil; mesele son derece varoluşsal bir yalnızlık hâli. Bu bağlamda romanı bir alttüre kategoriye oturtmak istesen?

Artık edebiyatın türler arası geçişlere daha fazla yer verdiğini hatta özellikle bu kanaldan aktığını düşünüyorum. Polisiye, bilimkurgu, tarihi, fantastik, romantik gibi adlarla türlere ayırdığımız edebiyat artık gerilerde kaldı. Bu da yaratıcılığın daha özgürce ortaya konmasına neden oluyor. Bu bence iyi bir durum. Geleneksel sınıflandırmaların artık sadece kültü endüstrisinin bir parçası olan ana akım çoksatarlar için geçerli olduğunu düşünüyorum. Has edebiyat gerek içerik gerek biçim olarak tekinsizliğini sürdürüyor.

Sorulacak çok şey var ne Mirat’ın anlamını ne de Janus’u konuştuk; ama henüz okumamış olanlara da biraz düşünme payı bırakma adına son bir soru ile bitirelim. 7 Ocak tarihinde seninle yaptığımız söyleşiyi dinlemeye gelen “yalnızlar” için çok özel bir okuma performansı da hazırlamıştınız Göknur Gündoğan ile birlikte. Bu özellikle Mirat’ın zihninin içinden konuşan Esra’yı görmeden sesini duyduğumuz ilk bölüm olduğu için oldukça çarpıcı idi. Bu kendi metnini seslendirme deneyimi hakkında da bir kaç şey söylemek ister misin?

İnsanın yazdıklarını yüksek sesle okuması çok yararlıdır. Öncelikle yaptığı hataları duyabilmek için... Bu yüzden zaten her zaman yüksek sesle okurum yazdıklarımı. Ancak bu sefer, bizde pek yaygın olmayan, Amerikalıların pek sevdikleri bir etkinlik yapalım dedik. Yazarın kendisinin metni okuması. Okurla yazar arasında bir zaman farkı vardır. Yazmak da bir tür performanstır; ama yazarın icrası okur tarafından çok sonra “izlenir”. Siz yazarsınız, aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra okurlarınız yazdıklarınızı okur. Bu süre içinde siz başka bir yere gitmişsinizdir. Okuma etkinlikleri bence yazarla okuru şimdiki zamanda buluşturan çok özel anlardır. Yazar açısından da hep bir muammadır okurun ne düşündüğü. Oysa okuma etkinliğinde okurun anlık tepkileri yazar için çok önemlidir. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Benim için çok heyecanlı, eşsiz bir akşamdı. Bu vesileyle Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne teşekkür etmek isterim.

Söyleşi: Olcay Akyıldız ‘93