''Başarı hiçbir zaman altın tepside sunulmuyor''

''Ben gençlerin iş ararken, iş bulduklarında ve kariyer yolunda ilerlerken acı çekmelerini, itilip kakılmalarını, ümitsizliğe kapılmalarını istemiyorum. Kimsenin desteği olmadan kariyer basamaklarını çıkmış biri olarak, gençlerin iş hayatında izlediğim yolu öğrenmelerini ve tecrübelerimden faydalanmalarını arzu ediyorum’’. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1988 mezunlarından Yrd. Doç. Dr. Nurdan Tümbek Tekeoğlu, Eylül ayında ilk baskısı yapılan kitabı ‘İki Limon Satsam Daha İyi’ kitabının önsözüne bu cümlelerle başlıyor. Yöneticilik, yapımcılık, akademisyenlik ve yazarlık gibi birçok alanda başarılı işlere imza atmış olan mezunumuzla hayatı ve projeleri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

''Başarı hiçbir zaman altın tepside sunulmuyor''

Kısaca kendinizden ve Boğaziçi'ndeki öğrencilik yıllarınızdan bahseder misiniz?

1964 senesinde İstanbul'da doğdum. Avusturya Lisesi'nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü kazandım. Ben üniversiteye 1980 sonrası dönemde başladım. Benim okuduğum zamanlarda öğrenciler arasında sosyal statüleri ve ilgi alanları itibariyle bir tabakalaşma da söz konusuydu; daha çok entelektüel faaliyetlerle ilgilenen öğrenciler vardı ya da hali vakti yerinde öğrenciler ‘’sosyete kantini’’nde grup grup dolaşırlardı mesela. Bir yandan da baktığımda akademisyenlerin aileleri varlıklı kişilerdi. Benim babamsa mühendisti ve orta halli bir aileydik. Ben de durup 'Ne yapmalı?' diye düşündüm. Böylece çalışmaya karar verdim. Hazırlıktan itibaren 7-8 öğrenciye ders verdim. O zamanlar kantin duvarlarında iş ilanları olurdu. Bunlardan birine başvurdum ve bir turizm şirketinde uluslararası konferansların düzenlenmesinde görev alarak özel sektöre giriş yapmış oldum. Üniversite hayatım boyunca hep çalıştım. Boğaziçi girmesi zor fakat okuması kolay; öğrenciyi zorlamayan, çalışmaya özendiren bir üniversite. Hiç bir başarının kolay gelmediğini düşünüyorum. Küçük yaşlarımdan beri hep çalıştım.

Mezun olduktan sonra iş hayatınız nasıl ilerledi?

Mezun olduğumda tatil ya da yüksek lisans yapmaya gayret eden arkadaşlarımın aksine iş araştırmaya başlamıştım. Ben üniversitedeyken buzdolabı kadar bilgisayarlar için kuyruk beklediğimizi düşünürsek şimdiki gibi internet üzerinden iş bulma imkanı yoktu tabii. O zamanlar iş ilanları Hürriyet gazetesinde yayınlanırdı. İki dil bilen, Boğaziçi mezunu genç sayısı da çok azdı. Böylece gazetedeki ilanlardan birine başvurdum ve kısa sürede, o zamanlarda Türkiye için bir ilk olan Galleria Alışveriş Merkezi'nde yeni açılan bir mağazanın kozmetik bölümünden sorumlu şefi olarak çalışmaya başladım. Ardından bir dış ticaret firmasının çok istediğim halkla ilişkiler departmanına geçtim ve geçtikten bir ay sonra yöneticim departmanın kapatılacağını söyledi. O noktada iş hayatının ne kadar belirsiz olabileceğini gördüm. İş ilişkilerim sayesinde iletişim sektörüne geçtim. İletişim sektöründe en son Turquoise dergisi için çalıştım ve başarının sonucunu elde etmenin keyfini ilk orada yaşadım.

Tüm çalışma hayatım boyunca kendimi geliştirmeye çalıştım, daha sonra finans sektöründe çok değerli insanlarla halkla ilişkiler işleri yaptım. Hem iş arkadaşlarımdan çok şey öğrendim hem de formal eğitim aldım, Londra'da bir ay kadar kaldım ve bir duayenin yaz okuluna katıldım mesela. Başarı hiçbir zaman altın tepside sunulmuyor. Çok mücadele ettim, yılmadım. Kaderime razı gelseydim bir çok şeyi başaramayacaktım. Bu azimle birlikte Türkiye'nin farklı yerlerinde bir çok sektörde yerli sermayeli firmalarda çalıştıktan sonra 'Benim Almancam var, İngilizcem var, neden çokuluslu bir şirkette çalışmıyorum?' diyerek kariyerimde bir dönüm noktası olan bir Alman elektronik şirketinde çalışmaya başladım.

İş hayatınız boyunca ne gibi projeleri gerçekleştirerek bir fark yarattığınızı düşünüyorsunuz?

Özellikle uluslararası şirketlerde çalışmaya başladıktan sonra aldığım eğitimlerle birlikte Türkiye'de pazarlamanın şaha kalktığı dönemde farklı işlere imza attık. Çalıştığım firmanın yüz ellinci yıl kutlamaları kapsamında Türkiye'de artık geleneksel hale gelen bir opera yarışması düzenlemeye başladık ve ülkemizde opera kültürünün gelişmesini ve gençleri operaya teşviğe destek verdik. Bu opera yarışması diğer tüm ülkelerde paralel olarak düzenlenenlerin arasından sıyrılarak 'En Başarılı Halkla İlişkiler Projesi' ödülüne layık görüldü. Bu şirketin ardından uluslararası bir otel zincirinin İstanbul'daki otelinin açılış sürecinde kısa süreli olarak görevde bulundum ve bu esnada müşteri ilişkileri yönetiminin ne derece önemli olduğunu gördüm. Ardından yine çokuluslu bir firmada, bu kez perakende sektöründe çalışmaya başladım ki buradaki zamanımı kariyerimin doruk noktası olarak nitelendiriyorum. Buradaki firma temsilciliği görevim boyunca şu anda çok önemli hale gelmiş olan markaları Türk kamuoyuna tanıttık.

Öte yandan da benim kişisel olarak çok önemsediğim sosyal sorumluluk projelerine imza attık. Bursa'da bir dağ köyü olan Ericek'i kalkındırmak üzere projeler geliştirdik; köyün şehre göç ve istihdam gibi sorunlarına çözüm bulmak üzere su ve erozyon sorununu hallettik, burada üretilen ürünleri pazara sunarak oradaki insanlara gelir sağladık. Ericek köyü kalkınma projesinin yanı sıra yoksul bölgelerimizde okuma şansına kavuşturulan kız çocuklarından kırkının hikayesine yer verdiğim İmkansız Periler kitabını hazırladım. Bu kitap en çok satan ilk üç kitap arasında yer aldı ve geliriyle Muş'ta yetmiş kız çocuğunu daha okutma şansımız oldu.

Özel sektörde yöneticiliğin yanı sıra film yapımcılığı yönünüz de var. Sinemada nasıl işlere imza attınız?

Kişisel olarak sinemayı çok seven ve zaten ilgilenen bir insandım. Bir gün TÜRSAK Vakfı'ndan bir telefon geldi, yetkiliyle görüşmeler yaptık ve bir kısa film yarışması düzenledik. 2006 yılında düzenlenen yarışmada ödül alanlar arasında bugün ünlü bir yönetmen olan Ozan Açıktan vardı mesela. 2010 yılında kendisi de Karadenizli olan eşim Orhan Tekeoğlu'yla birlikte Karadeniz kadınının o zorlu coğrafyadaki yaşam mücadelesinin anlatıldığı İfakat belgeselini çektik. Belgeseli ilk izlediğimizde kadınların hala ağırlıklarınca sepetleri taşıdığı sahneleri izleyince ağlamıştık. Belgesel yayınlandığında büyük beğeni topladı, ardından 2013 yılında yapımcılığını üstlendiğim yine Trabzon'da geçen ve Sovyetlerin dağılması sonrasında bölgeye gelen kadınların yaşadıkları hikayelerden yola çıkılan Öyle Sevdim ki Seni filmi çekildi ve bu film Moskova Film Festivali seçkisinde yer aldı, Porto Bello Film Festivali'nde en iyi uluslararası film ödülüne layık görüldü. Öyle Sevdim ki Seni'yi seneye romanlaştırma projesi var. Yapımcılığını üstlendiğim bir diğer proje de dünyanın gelmiş geçmiş en usta baleti sayılan Tatar kökenli Rudolf Nureyev'in Türkiye anılarının anlatıldığı 'Düşlerinin Adası' isimli belgesel. Belgeseli çekmeden önce kendisinin sık sık Türkiye'ye geldiğini biliyorduk fakat araştırma yaparken daha önceden beraber çalıştığım turizm şirketlerinden birinin sahibi olan Yasemin Pirinççioğlu'yla iletişime geçtiğimizde Nureyev'in Türkiye'yle olan bağının sandığımızdan daha derin olduğunu gördük. Kendisi 1980'li ve 90'lı yıllarda sık sık Türkiye'ye gelirmiş. Özellikle denizi işi gereği vücuduna da iyi geldiğinden Fethiye'de çok defa bulunmuş, giyim ve yaşam tarzlarından dolayı Fethiyeli kadınlar için 'Bana annemi hatırlatıyorlar.' dermiş. Biz de yapımcılığına ortak olduğum Düşlerinin Adası belgeseliyle bu çok önemli sanatçının ülkemizle olan bu derin bağını gün yüzüne çıkarmış olduk.

Biraz da akademisyen yanınızdan ve son kitabınız İki Limon Satsam Daha İyi'den bahsedebilir misiniz?

2010 yılında Marmara Üniversitesi'nde Üretim Yönetimi ve Pazarlama üzerine doktoramı tamamladım. Doktora tez konum olan Bütünleşik Pazarlama Faaliyetleri ile İnanç Turizmini Geliştirerek Yabancı Yatırımın Çekilmesi ve Antakya Örneği çalışmam, Medeniyetlerin Buluştuğu Kent Antakya adıyla kitap olarak yayınlandı. Aydın Üniversitesi ve Beykent Üniversitesi'nin ardından şu an İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Akademisyenlik benim için her şeyden önce iş hayatımdaki deneyimlerimi gençlerle paylaşma fırsatı. 1970'lerin ünlü yönetim teorisyeni Peter Drucker günümüz için insanların ömrü uzarken şirketlerin ömrünün kısalacağını öngörmüştür. Durum böyleyken bizim kuşağımızın insanları artık ikinci kariyerlerini yapıyorlar; eskiden hobileri olan şeylerle artık işler haline getiriyorlar. İş dünyasına yeni yeni dahil olan ve Y kuşağı tabir edilen gençler bizden çok farklı düşünüyor. Ben de iş hayatına dair gözlemlerimi uzun yıllar gazete ve dergilerde yazdım. Bir Limon Satsam Daha İyi, okul ve iş hayatımı anlattığım ve ardından daha önce yayınlanmış yazılarımdan bir seçkiye yer verdiğimiz, adeta yirmi yedi yıllık birikimimin bir meyvesi niteliğinde olan, okuyucuyu bir satış, iletişim ve pazarlama yolculuğuna çıkarmayı amaçladığımız bir kitap.

Söyleşi: Hasan F. Yetim / Kurumsal İletişim Ofisi