‘’Boğaziçi benim hep çok severek, koşarak geldiğim bir okul oldu’’
Yeşim Gürer Oymak, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından 44 yıldır düzenlenmekte olan İstanbul Müzik Festivali’nin 2006 yılından bu yana direktörü. Müziğe ve işine tutkuyla bağlı olan Oymak, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı 1995 mezunu. Türkiye’nin en uzun soluklu müzik festivalini yöneten mezunumuz ile müzik eğitimciliğinden festival direktörlüğüne uzanan kariyerini, Boğaziçi’ndeki öğrencilik yılları ve unutamadığı hocaları konuştuk. Oymak ‘tan bu yılki Müzik Festivali’nin kaçırılmayacak konserleri hakkında ipuçları almayı da unutmadık!
Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı‘nda okudunuz. Enka Oditoryum ve İş Sanat’ın direktörlüğünü üstlendiniz. Ardından İKSV Müzik Festivali Direktörü olarak görev aldınız. Müzik, bildiğimiz kadarıyla çok küçük yaşlardan bu yana yaşamınızın vazgeçilmez bir parçası. Kariyerinizde müzik eğitimciliğinden profesyonel yöneticiliğe geniş bir alan olduğunu görüyoruz. Müziği bir yaşam ve kariyer olarak seçmeye ilk ne zaman ve nasıl karar vermiştiniz, bize biraz anlatır mısınız?
Doğrusunu söylemek gerekirse okuldayken müzik üzerine bir kariyer yapmayı hiç düşünmüyordum. Müzik hayatımın ayrılmaz bir parçası olmakla birlikte, nedense müzik dışında farklı bir alanda kariyer yapmaya niyetliydim. Hatta Boğaziçi’nden ve konservatuardan mezun olduktan sonra hiç de ilgi alanıma girmeyen birkaç tane iş görüşmesine bile gitmiş, bir tanesine de kabul edilmiştim. Ancak, son görüşmede iş tanımımı yaptıklarında epey sıkıntı duyduğumu hatırlıyorum. Görüşmenin çıkışında konservatuarda akademik kariyer ve müzikoloji alanında yüksek lisans yapmaya karar verdim ve Şubat '96'da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Piyano Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Ancak akademik kariyerin yanı sıra, sanat kurumları ve festivallerin perde arkasını ve mutfağını da çok merak ediyor ve bu alanda da çalışmak istiyordum. Enka Oditoryumu'ndaki görevimden de önce Ege ve Akdeniz sahillerinde bir kez gerçekleştirilmiş olan, müzik direktörlüğünü piyanist Hüseyin Sermet'in yaptığı Amfor Festivali'nin koordinatörlüğünü üstlenerek bu işe adım attım. O günden beri bir yandan üniversitedeki görevime, diğer yandan da çeşitli kültür merkezlerindeki yöneticilik görevime devam ediyorum.
Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudunuz. Öğrencilik yıllarınızda akademik anlamda oldukça yoğun bir bölümde okurken müzik, hayatınızda nerede duruyordu?
Ben ilkokuldan 1. sınıftan itibaren üniversitenin son sınıfına kadar okulun yanı sıra hep konservatuar eğitimime devam ettim. Bu nedenle hem okula hem de konservatuara devam etmek benim için hayatın doğal akışıydı. Sanmayın ki hep ders çalışıyordum, gezip tozmadan ve eğlenceden de hiç geri kalmıyordum. Sanırım hep iki okula devam etmek beni biraz da erken yıllardan itibaren "zaman sihirbazı" haline getirmiş. Ajanda ve "yapılacaklar listesi" hayatıma çok erken yaşlarda girdi ve hala onlarsız bir hayat düşünemiyorum. Bugün de çok sevdiğim iki işim ve evim arasında sihirbazlık yapıyorum. Konservatuarda eğitim görüyor olmam sayesinde de pek çok hocamın gözüne de girmiştim. Piyano kitaplarım sayesinde her öğrencinin korkulu rüyası Ercüment Atabay hocamızın "gözde" öğrencileri arasındaydım mesela. Sevgili hocalarım Oya Başak, Cevza Sevgen, Dilek Doltaş ve Evin İlyasoğlu ile o günlerde "müzik ve konservatuar" etrafında başlayan hoca-öğrenci ilişkimiz bugün benim için çok değerli yakın bir dostluğa dönüşmüştür. Müziğin hayatımın her evresine ve kurduğum ilişkilere çok olumlu katkıları oldu.
Sanat ortamı açısından Boğaziçi’ndeki öğrencilik günlerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? İlgi alanlarınız nelerdi? Öğrenci Kulüpleri’ne devam ediyor muydunuz?
Boğaziçi'ndeyken ben maalesef hiçbir kulübe devam etmedim, daha doğrusu devam edecek vakit bulamadım. Okuldan çıkıp haftanın 2-3 günü zaten konservatuara gittiğim için Boğaziçi benim için müzik dışı farklı konu ve ilgi alanlarını temsil ediyordu. Ama okuldan mezun olduktan sonra konservatuar mezuniyeti öncesi 2 hafta boyunca çalışacak bir Steinway aradığımda imdadıma yine Boğaziçi yetişmişti. Okulda bulunduğumda bir kere bile dokunamadığım Steinway'i okuldan mezun olduktan sonra epey çalma fırsatı buldum.
Tarih bölümünden aldığım seçmeli dersler sayesinde bu alana çok ciddi ilgi duymaya başladığımı hatırlıyorum. Belki de o derslerin etkisiyle piyano bölümünden mezun olduktan sonra Müzikoloji ve Müzik Tarihi alanına yönelmişimdir, bilemiyorum. Aptullah Kuran Hoca'dan Osmanlı Mimarisi üzerine aldığım dersi hala unutamam. Aynı dönemde yemek ve gastronomi konuları da çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Bu dönemde eve arkadaşlarımı davet edip yaptığım yemekleri yedirip duruyordum. Bugün okulda bir gastronomi bölümü açılsa herhalde ilk yazılanlardan biri ben olurdum. Boğaziçi benim hep çok severek, koşarak geldiğim bir yer oldu. Aldığım dersler, orada kurduğum dostluklar, hocalarımız... Bugün ara sıra Boğaziçi'ne gidip Manzara'ya oturup Boğazı seyretmek, orta sahada çimenlere yatıp kitap okumak bana büyük huzur verir.
Kuşaklar yetiştiren, kuşaklar büyüten İstanbul Müzik Festivali bu yıl 44 yaşına giriyor. Bu denli uzun soluklu bir festivali sürdürülebilir kılan en önemli unsur sizce nedir?
İstanbul Müzik Festivali'ni İstanbul ve Türkiye için bu denli vazgeçilmez kılan ve uluslararası arenada da bugünkü saygın konumuna ulaşmasını sağlayan birkaç unsur var. Festivalin ilk gününden beri izleyicilere sunduğu sanatçı ve programlarının özgünlüğü, İstanbul'un tarihi ve kültürel mirasını festivalin bir parçası, hatta doğal dekoru haline getirmesi, yaratıcı ve yenilikçi programlarıyla her daim "taze" kalması bence İstanbul Müzik Festivali'nin 44 yıl sonra bile ilk günkü heyecanla takip edilmesini sağlıyor. Festivalin yıllardır pek çok genç sanatçı ve yeni eserlerin ilk kez dinlendiği, Türk ve yabancı sanatçıların buluşup müzikal deneyimlerini paylaştığı bir platform olması sebebiyle de bugün Türkiye'de klasik müzik alanına yön verenlerin başında festival gelir.
Klasik müzikseverlere bu yılki festivalde hangi konserleri kaçırmamalarını önerirsiniz? Ne gibi sürprizler bekliyor dinleyicileri?
Festival programından bir seçki yapmak benim için her zaman çok zor olmuştur ama 5-6 tane kaçırılmayacak konser sayın derseniz, ilk anda şu konserleri sayarım.
- Academy of St. Martin in the Fields & Murray Perahia
- Yehudi Menuhin Akademisi Solistleri & Maxim Vengerov
- Varşova Filarmoni Orkestrası Konserlerinin ikisi
- Viyana Senfoni Orkestrası & Alice Sara Ott
- Yıldızlar Buluşması: Maria Joao Pires & Antonio Meneses
- İdil Biret konserleri
Bu sene festivalde birkaç yeniliğimiz var. Bunlardan bir tanesi Beyoğlu'ndaki 5 kilisede gerçekleştireceğimiz Müzik Rotası. Müzikseverlere Balık Pazarı'ndaki Üç Horan Kilisesi'nden başlayıp, Kırım Anglikan Kilisesi'nde biten, 5 farklı mekânda 5 farklı grubu dinleyecekleri 5 saatlik bir konserler dizisi hazırladık. Bu yıl festivalin programı, okuduğum bölümün de etkisiyle, Shakespeare'in 400. ölüm yıldönümü nedeniyle 12. Gece oyunundan alınan " Eğer Müzik Aşkın Gıdasıysa, Durmadan Çalınız" dizesi etrafında kurgulandı. Bu nedenle, festivalin programı bu yıl oldukça çok disiplinli olarak kurgulandı. Tiyatro ve edebiyatla iç içe geçmiş programlar ve ünlü tiyatro oyuncularının da katılımıyla seyirciler için farklı konser deneyimleri yaşatmayı hedefledik bu yıl. Bir diğer yeniliğimiz ise, bu yıl ilk kez festivalde bir çocuk etkinliğine yer veriyoruz. "Cadı ile Maestro" adını taşıyan bu konser, çocuklar için harika bir klasik müzik ve senfonik orkestra deneyimi sunuyor. Bu projede Howard Griffiths yönetiminde Brandenburg Devlet Orkestrası yer alırken hikayeyi Bergüzar Korel okuyor. Genç kulaklara klasik müzik sevgisi aşılamak için çok güzel bir proje.
Bu sene Albert Long Hall festival mekânlarından biri olarak İdil Biret konserine ev sahipliği yapacak. Boğaziçi Üniversitesi –İKSV işbirliği hakkında neler söylemek istersiniz, bu işbirliği önümüzdeki festivallerde de devam edecek mi?
Albert Long Hall özellikle oda müziği ve resitaller için bence sadece İstanbul'un değil, Türkiye'nin en iyi doğal akustik şartlarına sahip salonu. Albert Long Hall ve Boğaziçi 2013 yılından bu yana festivalin konserlerine muhteşem bir ev sahipliği yapıyor. Salonun içi, Boğaziçi'nin atmosferi hem seyircilerimizi, hem de sanatçılarımızı adeta büyülüyor, bir gelen yeniden gelmek istiyor. Hele İstanbul'daki bu salon sıkıntısında Albert Long Hall bizim için adeta bir vaha. Burada yıl boyu devam eden, sevgili Evin İlyasoğlu'nun mükemmel bir şekilde kurguladığı konser sezonu zaten var. Biz de bu rüzgârı Haziran ayında da devam ettiriyoruz. Albert Long Hall'ü önümüzdeki yıllarda da kullanmayı çok isteriz tabii. Keşke Albert Long Hall gibi 4-5 salon daha olsa İstanbul'da.
Söyleşi: Duygu Durgun Köseoğlu/Kurumsal İletişim Ofisi
