“Boğaziçi, kulüpleriyle tam anlamıyla bir sanat okulu oldu bizler için”

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü ve yakında başlayacak İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali nedeniyle bu defa konuğumuz Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümü 1991 mezunu Leman Yılmaz…

“Boğaziçi, kulüpleriyle tam anlamıyla bir sanat okulu oldu bizler için”

Leman Yılmaz, direktörlük bayrağını 1993’ten beri festivali düzenleyen emektar isim Dikmen Gürün’den yaklaşık üç yıl önce aldı. Dans ve tiyatro sevgisini Boğaziçi’nde besleyen Yılmaz’la üniversite yılları, bir dönem yürüttüğü gazetecilik uğraşı ve bu yıl 3-28 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek Tiyatro Festivali hakkında söyleştik…


Boğaziçi Üniversitesi’nde Biyoloji bölümünü kazandıktan sonra Sosyoloji bölümüne geçerek akademik hayatınızda büyük bir değişime karar verdiniz. Aynı zamanda kulüplerde de aktif rol aldınız. Üniversite hayatınız nasıldı; akademik hayatınız ve sosyal faaliyetlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Aslında kültür kolları ile tanışmam ve yoğun olarak çalışmalarına katılmam lise yıllarına dayanıyor. O yıllarda şekillenmeye başlayan dans ve daha sonra tiyatro çalışmaları üniversite ile ilgili tercihlerimi yapmamda da etkili, oldu. Lise yıllarında gönlümde tıp okumak yatıyordu ama hem 8 yıllık lise hayatı hem de sanat alanında çalışmaya devam etme arzum sonucunda Boğaziçi Üniversitesi’nin birçok sosyal bölümünü yazdım. Araya bir de ne olur ne olmaz diye Biyoloji’yi yazmıştım ve sınavda da bu bölümü kazandım. Galatasaray Lisesi mezunu olduğum için Boğaziçi Üniversitesi’nde bir yıl İngilizce hazırlık okudum ve daha sonra da Biyoloji derslerine devam ettim. Matematik, fizik, kimya gibi ana dersleri mühendislik bölümü öğrencileri ile birlikte alıyorduk. Özellikle biyoloji ve laboratuvar derslerimi çok severdim. Hazırlık sınıfına kaydımı yaptırırken tabii ki Folklor Kulübü kaydımı da yaptırmıştım.

İlk iki yıl her şeyi bir arada yürütmeyi başardım ama sonrasında artık bir tercih yapmam gerekiyordu. Ya kulüplerdeki çalışmaları bırakıp tümüyle derslerime odaklanacaktım ya da bölümümü değiştirecektim. Dans ve tiyatro yüreğimde daha ağır bastı ve bölüm değiştirmeye karar verdim. Sosyoloji’ye geçtim. Yıllar geçtikçe ve mezun olduktan sonra bile aslında bu kararın ne kadar yerinde olduğunu daha da iyi anlıyorum. Dersler 17.00’de biter bitmez soluğu kulüp odalarında alıyorduk. Kimi zaman gece yarılarına kadar çalışıyorduk. O dönemler “Dans/Tiyatro” alanında ilk çalışmaları başlattığımız yıllardı aynı zamanda. İlk sahne çalışmamız “Göçmen” olmuştu. Bu çalışmayı Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları kitabından sahneye yorumladığımız “Kentekondu” izledi. Aslında folklor Kolu’nda bir süredir süre giden araştırma, tartışma ve çalışmaların amatör anlamda ilk örnekleri sayılır bu çalışmalar ve gösteriler. Yerel halk dansları adımlarından yola çıkarak, bu hareket formlarını bir malzeme olarak kullanarak yapılan çalışmalar bu örnekleri izledi. “Dağlarda Kar Sesi”,” Yel Doladı Dillere” diğer örnekler. Bu alanda dikkat çeken en önemli çalışmamız Folklor Kulübü ve BÜO olarak gerçekleştirdiğimiz ve Lorca’nın Kanlı Düğün’ünden uyarladığımız Düğün gösterisi oldu. “Mutluluk Düşleri” bir diğer çalışmamızdı. Tüm bu çalışmalar sürerken BGST ile ilgili ilk tartışmalar da gündeme gelmeye başladı. Sonuçta hepimiz üniversite öğrencisiydik. Günün birinde mezun olup hayata atılmamız gerekiyordu. Bu arada 1991’de Sosyoloji’den mezun oldum ve hemen arkasından Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisansa başladım. Tez konum da “Cumhuriyet Dönemi Dans Tarihi” idi. Yüksek lisanstan mezun olmamla oğlum Tuna’nın doğumu aynı tarihlere rastlar. Doğum nedeni ile çalışmalara kısa bir ara verdikten sonra yeniden dansa döndüm. Bu arada doktora derslerime devam ettim. İki bölümü kazanmıştım. Sevgili Hocam Faruk Birtek’ le konuştuk. Tiyatro dedi… Ve böylece İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde doktoraya devam ettim. Bu arada BGST’nin ilk prodüksiyonu Fırtına’nın çalışmaları yoğun bir şekilde sürüyordu. 1996 yılında sahneledik oyunu ve sevgili Engin Cezzar da bu oyunda bizimle sahneye çıkarak jübilesini yaptı. Oyun 1997 yılında Avni Dilligil Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. 2000 yılına kadar mezun olarak BGST’nin çalışmalarında yer aldım. Daha sonra çalışma hayratının yoğunlaşması ile bir yerde noktalamam gerekiyordu. Danstan kopmadım. Zamanım oldukça flamenko ve tango derslerine devam ettim. Çeşitli tiyatro oyunlarına koreografi yaptım. Devlet Tiyatrosu’nun bir oyununda dansçı olarak rol aldım. Ve tabii Pera Güzel Sanatlar, İ.Ü. Devlet Konservatuarı Pantomim bölümünde dans dersleri verdim. İş yoğunluğum izin verdiği ölçüde Pantomim bölümündeki derslerime de devam ediyorum.

Bildiğiniz üzere Demir Demirgil Salonu geçtiğimiz ay yenilenmiş haliyle tiyatroseverlere kapılarını açtı. Bu salon ve tiyatro hayatınızda nasıl bir yer kaplıyordu? Boğaziçi Üniversitesi’nin sanat anlamında sağladığı ortamı nasıl değerlendirirsiniz?

Demir Demirgil Salonu’nun açılışına da katıldım. Çok da güzel olmuş. Bizim zamanımızdaki adıyla ÖFB, bizim için sahne olmanın ötesinde kutsal bir mekandı. Provalar ya da gösteriler öncesi her türlü temizliğini yapar, sahneye öyle çıkardık. Salonun her şeyinden sorumluyduk. Aslında sahnelerin büyük bir bölümünü aşağıda Kırmızı Salon’da çalışır, çalışmalar daha sonra da sahneye taşınırdı. Bu açıdan bakıldığında Boğaziçi Üniversitesi kulüplerdeki çalışmaları ile o dönemde sayıları az olan, zaten az sayıda öğrenci alan konservatuarların yanında aslında tam anlamıyla bir sanat okuluydu. Sadece pratik çalışmalar yapmazdık. Çalıştığımız alanlarla ilgili araştırmalarımız, seminerlerimiz, sunumlarımız olurdu. Bugün üniversitelerde ders anlatabilmenin ilk adımlarını bu sunumlarda atmıştım ve bana akademik hayatımda çok da önemli bir yararı oldu.

‘’Danstan, tiyatrodan kopamadığımız için mezun olamıyorduk’’

Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun kuruluş aşamasına tanık oldunuz. Bu süreci bize anlatır mısınız?

Bizler çalışmaların içine o kadar yoğun girmiştik ki kimse okuldan mezun olamıyordu. Mezun olanlar da devam ediyordu. İşten çıkan soluğu oyunlarda, provalarda alıyordu. O dönemki rektörümüz Ergün Toğrol gösterilerimizi çok yakından takip ederdi ve kaçırmazdı. Çok da yerinde eleştirileri olurdu. Baktı ki biz bir türlü danstan, tiyatrodan ve okuldan kopamıyoruz, İngiltere’deki okullarda uygulanan bir sistemi örnek verdi. Yarı profesyonel mezun toplulukları. Hem okulda çalışmaları sürdürmek hem de çıkan gösterileri sadece okuldaki izleyiciye değil, dışarıya da açan bir sistem. Bu şekilde aslında ilk adımlar atıldı ve 1995 yılında BGST kuruldu.

“Milliyet’te sayfa sekreteriyle oturup haberlerin yerleşimini öğrenmeye çalışırdım”

Gazetecilik deneyiminiz de olmuş. Nasıl bu alanda çalışmaya başladınız?

Sosyoloji bölümünde çok değerli hocalarım oldu; Faruk Birtek, Ayşe Öncü, Ferhunde Özbay, Nilüfer Göle, Çiğdem Kağıtçıbaşı… Son sene Nilüfer Göle’nin derslerinden biriydi. Konu mezuniyet ve sonrasından açıldı. O dönemler “Sosyoloji mezunu ne yapar? Nerelerde iş bulur? Ne işe yarar?” gibi sorular vardı herkesin kafasında… Şimdi ise bence en değerli alanlardan biri… Mezun olunca evlenmiştim hemen… Cep harçlığımı çıkarmak için okurken yapabileceğim işlere bakıyordum. İki yabancı dilim vardı. Bir gün Milliyet Gazetesi’nde bir ilan gördüm. Fransızca bilen çevirmen arıyorlardı. Ben de başvuru mektubumu yazdım ve gönderdim. Tabii daktilo ve postayla… O zamanlar internet, mail - adı bile yoktu bunların… Sanırım bir hafta on gün sonra bir telefon geldi. Görüşmeye çağırdılar. Cağaloğlu’na, Milliyet’in binasına gittim (Bab-ı Ali yani…). Ekler bölümü vardı ve genel yayın yönetmeni de sevgili Tevfik Yener’di. Güvendi bana…

Milliyet gibi bir gazetede çalışmaya başlamıştım. Çevirilere başladım. Bir pazar sabahı yaptığım çeviri haberi baş sayfada gördüm… İnanamadım. Tabii daha da motive oldum. Hatta sayfa sekreteri ile oturup haberlerin sayfaya yerleşimlerini bile öğrenmeye çalışıyordum. Çok zevkliydi. Sonra Tevfik Yener ve ekibi o yıllarda ilk tabloid gazete olan Takvim’i kurdular ve Sabah grubuna geçtiler. O sıralarda hamileydim. Ben de onlara daha sonra katıldım. Bu kez dış haberlerdeydim. Haber çevirisi yaparken aynı grupta yer alan Yeni Yüzyıl’ın kültür-sanat sayfası için röportajlar da yaptım ve tabii ki çok şey öğrendim.

İKSV maceranız nasıl başladı?

Gazetede yaklaşık dört yıl çalıştım. Sonra artık kendi alanımda ne yapabilirim diye araştırmaya başlamıştım. Tarih Vakfı’na geçtim proje koordinatörü olarak. Kısa bir dönem çalıştıktan sonra Fransız Kültür Merkezi’ndeki dört yıllık çalışma dönemim başladı. Kültür Sekreteri’ydim. Fransız ve Türk sanatçılarla ortak projeler yapıyorduk. Kültür ve Sanat’ın her alanında etkinlikler düzenliyorduk. O arada doktoramı da aldım ve yurt dışında kısa dönemli staj olanaklarına bakmaya başladım. Leonardo da Vinci Bursu’nu buldum internetten ve başvurdum. Başvurumu kabul ettiler ama İsviçre departmanı olduğu için İsviçre’den bir kurum bulmam gerekiyordu. Onun üzerine birkaç günlüğüne Lozan’a gittim. Başvuru dosyalarımı Béjart Balesi’ne ve Leman Gölü kıyısında yer alan Vidy Tiyatrosu’na bıraktım. Döndüm geriye… Hiç beklemiyordum. Bir gün Vidy Tiyatrosu’ndan telefon geldi. Bir ay staj için gittim daha sonra da Heiner Goebbels’in Eraritjaritjaka oyununda onun asistanı olmamı teklif ettiler. Zor bir karardı. Fransız Kültür Merkezi’nden istifa ettim ve gittim. 2004 yılı Mart ayıydı. Ağustos’ta geri döndüm İstanbul’a. İki ay kadar Fransızlara Türkçe dersi vererek para kazanmaya çalıştım. Üniversiteye başvurmuştum. Haber bekliyordum derken sevgili Dikmen Gürün bir gün aradı. Ve sonra da İKSV’deki çalışma hayatım başladı.

“Dikmen Hoca’nın uykusuzluğu bana da geçti”

Direktörlük bayrağını Dikmen Gürün gibi bir isimden almak nasıl bir his?

Dikmen Gürün ile ilk karşılaşmamız üniversitede olmuştu. Ben de doktoraya devam ediyordum. Dikmen Hoca da üniversitede ders vermeye başlamıştı. Aynı sene İstanbul Tiyatro Festivali’nin direktörlüğünü de devraldı. Fransız Kültür Merkezi’nde çalışırken de tabii karşılaşıyorduk, konuşuyorduk ama ben bu kez işin diğer tarafındaydım. Festival için Fransa’dan gelebilecek topluluklar, oyunlar için bir araya geliyorduk. Hatta hiç unutmam Isabelle Huppert’in oynadığı Medea’yı festivale getirmek için çok uğraşmıştı Dikmen Hoca. Ama ne yazık ki o sene festival yapılamadı. Festivalde çalışmaya başladığımda tabii ki daha başka bir ilişki içinde bu kez karşılaşıyorsunuz. İKSV’de işleyiş konusunda birçok işleyişi öğrenmemde destek oldu. Sonraki yıllarda geliştirdiğimiz ilişki bana o kadar çok şey öğretti ki. Hem sanatsal kararlar alma noktasında, hem organizasyon konusunda… Bir gün önce karar verdiğimiz bir konuyu ertesi günü yeniden konuşup, yeniden ayrıntıları üzerine nasıl da titizlikle düşündüğümüzü hatırlarım. İçi rahat olmadığında uyuyamazdı. İlk iş olarak da sabah arardı hoca ve biz yeniden ve yeniden konuşurduk. Şimdi bakıyorum da aynı uykusuzluk bana da geçmiş. Sürekli düşünmek, kafada her şeyi defalarca evirip çevirmek. Çok önemli, çok değerli… Sanatsal açıdan da tabii ki festival o kadar önemli işlere imza attı ki yıllar boyunca, bu niteliği kaybetmeden ve daha da ileriye götürmeyi hedeflemek gibi çok önemli bir sorumluluk yüklüyor benim omuzlarıma.

İstanbul’da bir tiyatro festivali düzenlemenin avantajları ve dezavantajları nedir?

İstanbul çok büyük, çok kalabalık bir kent. Festival dediğinizde kente yayılması önemlidir. Bizim de en büyük hayalimiz budur. Ama bu şehir ne bir Edinburgh ne de bir Avignon. Dolayısıyla da çok daha kitlesel işlere uygun alanlar bulmak, yaratmak gerekiyor. Konu tiyatro olunca iş daha zor. Sahne tekniklerini her yere kuramıyorsunuz. Onun dışında geçtiğimiz yıllarla birlikte özellikle büyük sahne sayıları artmaya başladı. Bu da sevindirici çünkü AKM kapandıktan sonra gerçekleştiremediğimiz çok sayıda prodüksiyonu gerçekleştirme şansımız oluyor.

Bu yılki festivalde kaçırılmamasını önerdiğiniz gösteriler nedir?

Hem yerli yapımlarda hem de yabancı yapımlarda çok dikkat çeken oyunlar var. Şu anda bu açıdan şunu kaçırmayın, bunu izleyin demek istemiyorum. Festival programını yaparken o kadar ayrıntılı düşünüyorsunuz ki hepsi bir anlamda çocuğunuz gibi… Burada tek tavsiyem bu yıl festival programında çok dikkat çeken işler var. Mümkün olduğunca, olanaklar elverdiğince festivali yakından takip etmenin çok önemli olduğu. Bir de yan etkinliklerimiz var. Okuma tiyatroları… Neredeyse rezervasyonlar dolmak üzere… Paneller, atölyeler… Festivali doya doya yaşamak üzere…

Söyleşi: Süveyda Ece Çil / Kurumsal İletişim Ofisi