“Cinayetler artık soyluların evinde işlenmiyor!”
Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden 1991 yılında mezun olan Esra Türkekul, yıllarca finans sektöründe çalıştıktan sonra tur rehberliği ve polisiye yazarlığına uzanan renkli bir maceraya adım attı. İlk kitabı “Kapalıçarşı Cinayeti”ni 2013’te yayınlayan Esra Türkekul, bu yıl da devam niteliğinde olan “Cadıbostanı Cinayeti”ni okuyucularla buluşturdu. Türkekul ile Boğaziçi’ndeki yılları, sıradışı kariyer serüveni ve polisiye romanları üzerine söyleştik.
Boğaziçi yıllarınız nasıl geçti? Mezun olduktan sonra neler yaptınız?
1986’da fen lisesinden mezun oldum. Çok bilinçli olarak tercih yapmadım; bütün arkadaşlar mühendislik yazdığı için ben de endüstri mühendisliğini yazdım. Yeni çıkmıştı, puanı da yüksekti fakat kimse bilmiyordu bu bölümü. İnsanlara endüstri mühendisliği deyince “Neyse, hiç yoktan iyidir” diyordu. Çok başarılı bir öğrenci değildim ama Boğaziçi bana birçok şey kattı. Boğaziçi’nin insan profili çok güzel. Fikir alışverişinde bulunduğum insan çeşidi çok fazlaydı. Mühendisliğin her sektör için bir formasyon verdiğini düşünüyorum. Bir olaya yaklaşırken mühendislik mezunu birinin düşünceleri daha düzenli, analitik düşünme yeteneği yüksek oluyor. 1991’de mezun olduktan sonra finans sektöründe çalıştım. Bu sektörde de fazlaca mühendis çalışıyordu. 90’lar bankacılığın yükselişte olduğu bir dönemdi. Teknolojiye yapılan yatırım, şahıs şirketi mantığından uzak, uluslararası anlamda organize ve yeni yönetim tekniklerinin kullanılması açısından en ileri sektördü. Körfez Bank, Koç Bank, Ege Bank olmak üzere uzun yıllar finans sektöründe çalıştım. Ardından Beymen, Benetton ve Advantage Kart’ta çalıştım, sonra da ne yapacağımı çok da bilmeden profesyonel iş hayatını bıraktım. Sevmiyordum diyemem, ama kendimi de bulamamıştım.
Peki tur rehberliği serüveninizi anlatabilir misiniz?
2008’de kurumsal hayattan ayrıldıktan sonra İspanyolca öğrendim. İstanbul’da rehberler için İngilizce sınav açılmamıştı, İspanyolca vardı ve ben de denemek istedim. Sınavı geçince bizi 6 aylık bir kursa aldılar. İlkçağdan başlayarak günümüze kadar olan Avrupa merkezli sanat tarihi, arkeoloji ve mitoloji eğitimi gördük. Eğitim süresince 40 gün içinde bütün Türkiye’yi gezdik. Fakat rehberlik zor geldi. Pişme dönemi dediğimiz süreci atlatamadım. Arabayı ilk defa kullanırken her hareketin bilincinde kullanırsınız sonra da bazı hareketler otomatikleşir ya, pişme dönemi de ilk defa araba kullanmak gibiydi. Denedim, ama çok uzun süre rehberlik yapmadım. Bu iş için insanın sinirlerinin güçlü olması gerekiyor. Fakat hala belgem var.
Ardından yazı yazmaya nasıl başladınız?
O dönem seramikten pastacılığa her şeyi deniyordum. Nasıl aklıma geldi hiç bilmiyorum ama kitap yazmayı denemek istedim. Üniversite yıllarımda da çok kitap okurdum. Fakat hiçbir şey yazmamıştım. İlginç bir şekilde öykü bile yazmadan oturdum bir kitap yazdım. İlk kitabımı yazmam 3 yıl sürdü. Yaz-sil, deneme- yanılma derken… Bir ay beğendiğim bir şeyi sonraki ay beğenmedim, sürekli taşları oynattım. Daha genç yaşlarda yazınca beğenilmeme korkum vardı. Belli bir yaşa gelince bu endişe gitti ve belki de bu yüzden rahatça yazabildim. Hani kötü doktor olsan insan öldürürsün de, ''ben kötü yazsam kimseye zarar vermem'' diye düşündüm. Bence herkes gerekli mesaiyi harcadıktan sonra roman yazabilir. İnsanın kendini keşfetmesi, sınırlarını zorlaması açısından yazmak önemli bir uğraş.
Neden özellikle polisiye?
Polisiye okumayı hep çok sevmişimdir. Polisiyede ortada bir gizem olması ve buna akılcı yöntemlerle yaklaşıp, çözülmesi beni rahatlatıyordu. Kitapta yaşananların en sonda anlam kazanmasını seviyorum, dağınıklığı engelliyor bence. Ama ilk kitabımın polisiye kurgusu geri planda kaldı. Tecrübesizdim. Karakter ön plana çıktı. İkinci kitapta yine Berna karakteri var ve bu sefer polisiye kurgu daha ön planda.
Polisiye denince akla birçok farklı tarz geliyor. Siz kendi tarzınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Polisiyede psikolojik gerilim gibi değişik dönemler ve akımlar var. Benim yazdığım tarz İngilizce’de “mystery novel” olarak anılan tür. Daha genişletirsek mafya, suç edebiyatı veya polis edebiyatı da olabilir. Mystery novel'da, Agatha Christie ve ondan sonra gelenler cinayetleri ilginçleştiriyorlar. Fakat acayip düzenekler ve planlarla cinayetin sıradışılığı yarıştırılmaya başlanıyor. Bunun olması da gerçekçiliği götürüyor ve karakterleri kartonlaştırıyor. Çünkü öyle bir suçun olma olasılığı ve öyle bir şeyi yapabilecek kapasitede insanın gerçekten yaşayan biri olma olasılığı düşüyor. Ondan sonra kara roman dönemi geliyor ve gerçekçiliğe daha çok önem veriyorlar. Polisiye kurgu bu noktada geri planda kalıyor.
Ben kitaplarımda sıradan karakterler yaratarak sahicilik hissi vermek istiyorum. Suçun sıradışılığının zevk vermesiyle karakterlerin daha yaşayan insanlar olması arasında kendime ait bir denge kurmaya çalışıyorum. Mesela dedektiflere çok fazla şey atfettiğiniz zaman, süper hafıza gibi, gerçeklikten uzaklaşıyor. Bana fazla özelliği olmayan bir insanın yapabileceklerini keşfetmek daha çekici geliyor. Sıradan insanın mücadelesini izlemek daha keyifli. Yazdıklarımı orta sınıf süzgecinden geçirerek stilize ediyorum. Ahmet Ümit ve Emrah Serbes gibi yazarlarla beraber polisiye artık sadece meraklısı için yazılmaktan çıkıp gerçekten popülerleşen bir tür oldu. Kara roman tarzı da zamanla Türkiye’de artacaktır. Aynı serinin üçüncü kitabını da düşünüyorum. Ama ondan sonra farklı şeyler yapmayı deneyebilirim
Cadıbostanı Cinayeti’nde Caddebostan’daki kentsel dönüşüme ufak bir gönderme var. Yazarken çevrenizden çok etkileniyor musunuz?
Caddebostan/Cadıbostanı kelimesiyle kentsel dönüşüme küçücük bir değinme var; fakat o temayı merkeze almak istemedim. Kitap farklı evrildi. Hikayeyi büyük olgular ve büyük toplumsal olaylar etrafında döndürmek yerine karakterin ve o orta sınıf dünyanın sorunlara ulaştığı kadarıyla veriyorum. Kafamı yazdığım dönem hangi konular kurcalıyorsa onları aktarmak istiyorum. Kitaplarımın baş kahramanı Berna içki içmeyi seven bir karakter. Dedektif karakterlerde de çok alkolik vardır. Bu bir klişe ama benim bağımlılık meselesine ilgim var. Araştırırım, okurum. Serinin üçüncü kitabını ise çok farklı bir konuda düşünüyorum.
Toplumların buhranlı zamanlarda kaçış olarak polisiye roman okuduğu düşüncesini destekler misiniz? Polisiyeyi böyle bir tanıma sığdırmak mümkün mü?
Kaçış niteliği var, evet ama kaçışın daha da ötesine geçen noktaları var polisiyenin. Canı sıkılan üst orta sınıf insanların vakit geçirmek için okuduğu bir tür olması özelliği var örneğin. Ama İskandinav polisiyesi gibi toplumsal olaylara sıkça yer veren türler de var. “Ejderha Dövmeli Kız” buna bir örnek. Arka planda ırkçılık faşizm, mülteci sorunu olan çok polisiye var. Polisiye aslında çok gelişti, çok değişti. Altın Çağ’ın alışkanlıkları yok oldu. Polisiye öyküler artık soyluların evinde işlenen cinayetler olmaktan çıktı. O noktada polisiye bence kaçış olmaktan uzaklaştı. Başka tür romanlar da kaçış olabilir. Günümüz polisiye türünü böyle bir tanımlamayla anlatmak bence yetersiz kalır.
Söyleşi: Özgür Duygu Durgun - Süveyda Çil (Kurumsal İletişim Ofisi)
