Fantastik bilimkurguya açılan bir kapı: Osmanlı Cadısı

Dünyanın birçok ülkesinde farklı dillere çevirisi yapılan, Türkiye'nin ilk fantastik kurgu dizi olan "Perg Efsaneleri" ve '' Şamanlar Diyarı'' isimli seri romanları ile tanıdığımız, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Aylık Yayını Boğaziçi Dergisi yazı kurulu üyelerinden Barış Müstecaplıoğlu '99, bir fantastik bilimkurgu eseri olan "Osmanlı Cadısı"nı Doğan Kitap aracılığı ile yayımladı. Boğaziçi Dergisi, Haziran 2016 sayısında Müstecaplıoğlu ile başarılı kurgusu, geçmiş ve gelecek arasında kurmaca dünyanın tüm sınırlarını zorlayan çalışması ve fantastik bilimkurgu üzerine sohbet etti.

Fantastik bilimkurguya açılan bir kapı: Osmanlı Cadısı

İlk olarak, uzun yıllardır fantastik kurgunun gelişmesine yönelik çalışmalar yürütmektesiniz, eserlerinizin yanı sıra, okullarda panellere katılarak, bu alana yönelmiş yazarları bir dernek çatısı altında toplayarak, bütüncül bir çalışma yürütüyorsunuz. Bu anlamda, yeni yayımladığınız Osmanlı Cadısı'nı çalışmalarınız arasında nasıl konumlandırıyorsunuz? Bir önceki eserlerinizle birlikte düşündüğümüzde özgünlüğünü nasıl ifade edersiniz?

Sizin de belirttiğiniz üzere ülkemizde fantastik edebiyatın gelişmesi ve yaygınlaşması için dostlarımla birlikte yıllardır mücadele veriyoruz. Bunu sadece edebiyatımızı zenginleştirmek için değil, ülkemizde hayal gücünün ve yaratıcılığın daha fazla değer görmesi için de önemli görüyorum. Hayal gücü bir toplumda sadece tek bir alanda gelişmiyor, fantazya ve bilimkurgunun edebiyatta, sinemada, diğer sanat dallarında güçlü olduğu toplumlar, teknolojiden bilime, eğitim sistemlerinden iş dünyasına, her alanda yeni ve yaratıcı fikirler geliştiren, insanlığı geleceğe taşıyan toplumlar. Facebook, Google gibi yeni iş fikirleri de hayal gücü gelişmiş milletlerden çıkıyor, uzaya da onlar gidiyor. Bugüne kadar fantastik edebiyata odaklanmıştım, yazdığım yedi romanla bu alanda yapmak istediklerimin çoğunu yaptım. Bilimkurgu da en az fantastik edebiyat kadar sevdiğim ve önemli gördüğüm bir tür, Osmanlı Cadısı ile bu alana girmek benim için heyecan verici. Osmanlı Cadısı’nın fantazyaya kaymaması, tam anlamıyla bir bilimkurgu eseri olmasına çok özen gösterdim, geleceğin dünyasındaki teknolojileri gerçekçi tasarlamak için sayısız bilimsel makale, bilim ve teknoloji dergisi okudum.

İstanbul, tarihi dönem romanlarından, romantik anlatılara kadar kurmaca eserleri bir yandan besleyen içeriği oluştururken, diğer yandan sadece bir fon olarak dahi esere ruhunu veren canlı, tarihi, dinamik bir şehir olarak anlatılageldi. İstanbul'u edebiyatımızda hem modernleşmenin hem oryantalizmin bir arada görüldüğü, bol nostaljik ve tarihi referanslara sahip bir mekan olarak düşündüğümüzde Osmanlı Cadısı'nda İstanbul'un referansları nelerdir, nasıl bir İstanbul kurgusu ile karşı karşıyayız?

İstanbul edebiyatımızda çok farklı şekillerde kullanıldı, ama bir bilimkurgu öyküsünde kullanılması çok nadir. Bu yüzden kitabımın ''Bir İstanbul Bilimkurgusu'' alt başlığı benim için önemli. Osmanlı Cadısı’nın İstanbul’u, asırlar sonrasının İstanbul’u, bu yüzden tanıdığımız, bildiğimiz bir şehir değil. İstanbul o kadar büyümüş ve kalabalık hale gelmiş ki, artık duvarlarla çevrili ayrı bir cumhuriyet olarak yönetiliyor. Ayasofya gibi geniş tabanlı tarihi yapılar, yeni yollar yapılabilsin diye devasa sütunlarla havaya kaldırılmış, zenginler iki yüz katlı megakulelerde halktan tamamen soyutlanmış bir yaşam sürerken, sıradan halk yeryüzeyinde bin bir türlü sorunla boğuşuyor. Ama kulelerde yaşayanlar da aslında duvarlar arasında hapisler, bu yüzden pek çok psikolojik hastalıkla cebelleşiyorlar. Osmanlı Cadısı’nın gelecek tasviri için distopik diyebiliriz, ama bu umutsuz bir distopya değil. İstanbul Eşitlik Hareketi’nin militanları bir ümit ışığı olarak öyküye nefes aldırıyorlar. Geleceğin İstanbul’u ve megakuleleri romanda önemli bir rol oynuyor, geçmişte geçen bölümler de ise orman içinde kurulu bir Mevlevi dergâhına konuk oluyor, Çeşme Deniz Savaşı’na katılan Osmanlı donanmasıyla açık denizlerde yol alıyoruz. Paralel öykülerdeki bu mekân zıtlığının okura farklı bir deneyim yaşatacağını umuyorum.

Dedektif Kemal'e istekleri karşılığında, onu hastalığından kurtarma vaadinde bulunan müşterisi ile ilişkisi ilk bakışta, Mephistofeles'in Faust'a sunduğu yaşam vaadini hatırlatıyor. Bu açıdan anlatının metinler arasılıktan beslendiği noktalar var mıdır? Bin bir türlü olanağa imkân sunan kurmaca dünyalara, kısacası farklı anlatılara, kendi yazma sürecinizde nasıl yaklaşıyorsunuz?

Elbette okuduğumuz her metinden etkileniyoruz. Sadece edebi metinlerden değil, izlediğimiz filmlerden tiyatro eserlerine kadar sanatın her dalı, bize düşündürdükleri, hissettirdikleriyle yazma sürecimizi zenginleştiriyor. Ama ben hayatın kendisinden ilham almayı daha çok seviyorum. Gerçek hayatta tanıdığım ya da hayatlarına uzaktan tanık olduğum kişiler bana romanlardaki karakterlerden daha fazla ilham veriyor. Gerçek hayatta, iş hayatında ya da siyaset arenasında, pek çok Mephistofeles, pek çok Faust var, hatta çok daha büyük kötülükler, şeytani pazarlıklar var. Dünyada olup bitenleri fantazya ve bilimkurgunun imkânlarıyla farklı çağlara, farklı diyarlara taşıdığımızda, içinde yaşadığımız kutunun dışına çıkıp olaylara taraf tutmadan, dışarıdan bakabilme imkânı buluyoruz, o zaman doğruları ve yanlışları daha iyi görebiliyoruz. Sadece başkalarının yanlışlarını değil, kendimizin ve ait olduğumuz zümrenin yanlışlarını da.

Roman üzerine yayımlanan değerlendirme yazılarında özellikle romanın son derece akıcı bir kurgusu olduğu ifade ediliyor. Orhan Pamuk'un da belirttiği gibi, romanı başarılı kılan en önemli öğelerin başında romanın merkezinin aranmasına yönelik okuyucuda uyandırılan arzu geliyor. Son derece akıcı kurgusu ile ön plana çıkan Osmanlı Cadısı'nın merkezi ile okuyucu arasında kurulacak ilişkide siz nelere dikkat ettiniz?

Osmanlı döneminde ve gelecekte geçen öyküleri paralel kurguyla anlattım, bu şekilde okura hayali bir zaman yolculuğu yaptırmak istedim. Bir bölümde Mevlevi dergâhlarında ya da Osmanlı kalyonlarındayken, bir sonraki bölümde uçan bir arabanın içinde bir robotla konuşurken buluyoruz kendimizi. Gelecekte geçen öykü bir cinayetle başlıyor, polisiye tatlar içeriyor, geçmişte geçen ise gizem ağırlıklı, güçlü erkeklerin dünyasında ayakta kalmaya çalışan, içindeki gücü keşfettikçe değişime uğrayan bir kadının mücadelesi. Öyküler birleşince tüm olayları bağlayan üçüncü hikâyeyi öğreniyoruz. Böyle bir kurguyu oluşturmak kolay olmadı ama çok keyif aldım, okurların da keyif aldığını gördüğüm için emeklerime değdiğini hissediyorum. Bir bilimkurgu romanını öyküsüyle, karakterleriyle, kurgusuyla, içerdiği hayal gücüyle, bir bütün olarak ele almak lazım. Sadece iyi bir fikir, iyi bir öykü, sıradışı bir roman yaratmak için yeterli olmuyor. Kurguyla ilgili yenilikler okuma deneyimimizi zenginleştiriyor. Buna çok önem veriyorum, çünkü hayat sıradan kitaplar yazmak ya da okumak için çok kısa.

Okuyucular çoğu zaman yazarın hayal dünyasını besleyen çağrışımlarının deneyimlerinin kökenini naif bir şekilde merak eder. Profesyonel iş yaşamınızda da oldukça yoğun olduğunuzu biliyoruz, bu anlamda Osmanlı Cadısı nasıl bir arka plana dayanıyor, özellikle fantastik bir eser ortaya koyarken oluşan her bir fikir gerçek yaşamla nasıl bir bağ kuruyor?

Şayet tüm hayatımı evimde, yazı masamda geçiren bir yazar olsaydım, bu kadar zengin diyarlar yaratabilir miydim, emin değilim. Belki okuduklarımdan aldığım ilhamlar beni yine beslerdi; ama kurgularımın gerçek hayatla bağı zayıf olabilirdi. Hayatın içinde olmak bana pek çok gözlem yapma fırsatı veriyor. İnşaat mühendisliği okumuş olmak, büyük bir şantiyede gezinebilmek ya da iş icabı gittiğim Dubai’de 163 katlı Burj Khalifa’ya çıkabilmek, Osmanlı Cadısı’ndaki geleceğin şehrini kurgularken bana birçok fikir verdi. Moğolistan’dan Güney Afrika’ya, Arabistan’dan Hindistan’a, gezdiğim ülkelerin zengin kültürleri yeni diyarlar yaratırken beni besliyor. Elbette bu sırada tanıdığım sıra dışı insanlar da. İnsanlık tarihi boyunca bunca kitap yazılmışken gerçekten farklı bir eser ortaya koymak kolay değil, ilhamın peşinden koşmak, sürekli bir arayışta olmak lazım. Osmanlı Cadısı, yıllardır süren arayışımın ulaştığı zirve noktası. Elbette şimdilik...

Geleneklere aykırı yaşayan kadınlara, sıradışı hallerinden korkulan kişilere cadı denilmesi daha çok Batı ülkelerinin tarihinde görülüyor. Cadı avlarını, yakılarak öldürülen kadınları biliyoruz. Bu şiddeti anlatan pek çok roman ve film var. Osmanlı’da da bu tür olaylar yaşanmış mı, bu konuda herhangi bir tarihi belge var mı?

Osmanlı tarihine baktığınız zaman, cadılık suçlamasıyla öldürülmüş birini göremezsiniz. Olduysa bile tarihi belgelere geçmemiş. Cadı avları genelde ölülere karşı uygulanmış, mezarlar açılarak cadı olduğundan ve geceleri dirildiğinden şüphe edilen cesetler yakılarak yok edilmiş. Osmanlı kültürünün Balkanlarla ilişkisini ve Osmanlı’da batıdan göçmüş pek çok insanın yaşadığını düşünürsek, böyle bir kültürel etkileşim olması çok doğal. Osmanlı gibi mistik doğu hikâyeleriyle beslenen bir toplumun cadı kavramını duyup etkilenmemesi mümkün değil. Elimizdeki en sağlam belge, Balkanlarda Türklerin yaşadığı bir kasaba olan Tırnova’daki bir cadı vakasına dair. Olay o kadar büyüyor ki Tırnova kadısı Ahmet Şükrü Efendi Saray’a mektup yazarak cadılara karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Köye Nikola isimli bir cadı avcısı çağırıyorlar, o da yüklü bir meblağ karşılığında cadıları def ediyor. Bu yazışma dönemin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de yayınlanıyor, Osmanlı arşivlerinde mevcut. En ilham verici kaynak ise Evliya Çelebi.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde farklı bölümlerde hem dinlediği hem de bizzat şahit olduğu cadı vakalarını anlatıyor. Kendisinin şahsen gördüğünü iddia ettiği bir olayda, Abaza ve Çerkez cadıları ölü hayvanların ve tırmık gibi enteresan eşyaların üzerinde havada uçuyor ve savaşa tutuşuyorlar. Bu örnekler atalarımızın hayal gücünün oldukça zengin olduğunu gösteriyor.

Osmanlı Cadısı’nın gelecekte geçen bölümleri oldukça karamsar, sadece fakirlerin değil zenginlerin bile mutsuz olduğu bir toplum tasviri var. Bu sadece öykünün bir gereği miydi, yoksa gerçekten geleceğin böylesine kötü olacağını mı düşünüyorsunuz? Distopya değil ütopya yazacak olsaydınız farklı bir gelecek öngörüsü yapar mıydınız?

Ben ütopyalara ya da distopyalara değil, özgürlüklere sarılmamız gerektiğine inanıyorum. Aynı şehirde ya da aynı ülkede huzurla yaşamak için, herkesin kendi ütopyasını özgürce yaşayabileceği ve kimseyi buna uymaya zorlamayacağı bir hürriyet ortamına ihtiyacımız var. Şu an yaşanan çatışmaların büyük bölümü bundan doğuyor. Herkes birbirini kendi doğrularını onaylamaya zorluyor, uymayanı hainlikle damgalıyor. Distopyalar okuru korkutmak için yazılmaz, geleceği düşündürmek ve sorgulatmak için yazılırlar. Trafikteki uyarı levhaları gibidirler. Nasıl trafikteki levhalar, riskli noktalara dikkatimizi çekmek, tedbir almamız için konulurlar, ben de Osmanlı Cadısı ile bunu yapmak istedim. Umutlu ya da umutsuz olmak önemli değil, önemli olan daha mutlu bir İstanbul, daha mutlu bir ülke, daha mutlu bir dünya için mücadele etmek. Dünya öyle ya da böyle değişecek, beş yüz yıl öncesi gibi yaşamıyoruz, beş yüz yıl sonra da insanlar bizim yaşadığımız gibi yaşamayacaklar. Mühim olan, bu değişimin ne yönde olacağı, bizim bu değişimde nasıl bir rol oynayacağımız.

Söyleşi: Duygu Cankılıç ‘11