“Fotoğraf hayat kadar mükemmeldir ya da değildir”
Boğaziçi Üniversitesi’nde Ekonomi okuduktan sonra yurtdışına akademisyen olma hayaliyle giden Laleper Aytek, beş yıl sonra fotoğrafçı olarak geri döndü. Üniversite yıllarında tesadüf eseri tanıştığı fotoğrafçılığın yıllar içinde hayatının en önemli parçası haline geldiğini belirten Laleper Aytek, hayatı anlamak ve anlatmak için fotoğrafı seçtiğini söylüyor. Aytek’le üniversite yıllarını, kendisiyle birlikte Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan Türkiye’nin en önemli fotoğrafçılarını ve fotoğrafçılığın kendisi için ne anlama geldiğini konuştuk.
Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?
1979 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü’ne girdim. Hazırlığın ardından bir buçuk yıl okuduktan sonra Ekonomi bölümüne transfer oldum. Mezun olduktan sonra yüksek lisans yapmak için Norveç’e gittim. Akademisyen olmak ve Türkiye’ye, üniversiteme dönmek düşüncesindeydim ancak Norveç’te geçirdiğim beş yıl sonunda fotoğrafçılık yapma kararıyla Türkiye’ye geri döndüm.
Bu alanda çok tecrübesiz olmama rağmen reklam filmleri çeken bir arkadaşımla ortak bir stüdyo açtık. Uzunca bir süre o stüdyoda reklam fotoğrafçılığı yaptım. Bir taraftan da Türkiye’nin ilk ve tek Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde görsel arşivin (Kadın Sanatçılar Diateki) oluşturulması ve kültürel etkinliklerinin düzenlenmesinde 5 yıl bolunca 90-95 arasından gönüllü olarak çalıştım.
Metro Cash & Carry’nin süreli ürün kataloglarının hazırlanmasında filmden dijitale geçiş süresinde fotoğraf yönetmeni olarak yer aldım, büyük bir ekiple 3 yıl boyunca Metro’nun reklam-tanıtım ve ürün çekim çalışmalarını ‘inn house’ olarak yürüttük ve bu sayede belki de Türkiye’de dijitali ilk kullanan fotoğrafçılardan biri oldum.
2002 yılında Bodrum’a yerleştim. Beş yıl boyunca Bodrum’da yaşadım ve profesyonel çalışmalarımı Bodrum-İstanbul arasında sürdürdüm. 2007’de ailevi sebeplerden de dolayı İstanbul’a dönmeye karar verdim. Ve 2009’dan başlayarak Koç Üniversitesi’nde fotoğraf dersleri vermeye başladım. Yedi yıldır da aynı üniversitede ilk iki yıl yarı zamanlı sonrasında tam zamanlı olarak çalışıyorum. 2011’de kurulan Medya ve Görsel Sanatlar (MAVA) Bölümü’nde fotoğraf üzerine dersler veriyorum.
Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yıllarınızdan bahsedebilir misiniz? Boğaziçi size neyi hatırlatıyor?
Ben 1979 yılında girdim Boğaziçi Üniversitesi’ne ve hemen arkasından Türkiye’de 80 darbesi yaşandı. Çok çalkantılı yıllar olmasına rağmen üniversite yıllarım fotoğrafa başladığım için hem çok verimli hem de çok keyifli bir dönemdi.
Fotoğrafçılığa olan ilginiz tam olarak ne zaman başladı?
Üniversitedeyken başladı. Dayım Voigtlander marka bir fotoğraf makinesini bana vermişti ve ben böyle tarihi bir makineyle ilk defa fotoğraf çekmeye başladım. Burgazada’da mağarada yaşayan bir balıkçının fotoğrafını çekmiş ve basmıştım. Bu fotoğrafla Yıldız Teknik Üniversitesi’nin düzenlediği 1. Genç Fotoğrafçılar Yarışması’na katılmıştım. O fotoğraf sergilenmeye değer görüldü. Sergiye giderken fotoğrafın hayatımda daha fazla yeri olacağını hissettiğimi söyleyebilirim. Yanılmamışım. Bu ilk duygu, düşünce gerçek oldu sonra...
Norveç yıllarınız nasıldı?
Norveç’e ekonomi yüksek lisansı yapmak üzere gittim. Ancak bir süre sonra ekonominin bana göre olmadığını fark ederek, bu alanda akademisyen ya da profesyonel anlamda çalışmak istemediğimi fark ettim. Bu arada fotoğrafla çok daha fazla ilgilenmeye başlamıştım bile. Norveç’teki Öğrenci Kültür Grubu’muzun etkinliği olarak 1987’de karma bir fotoğraf sergisi açtık. Yanılmıyorsam bu sergi hepimizin ilk uluslararası deneyimi oldu. Nuri Bilge Ceylan, Orhan Cem Çetin, Emine Ceylan ve Sarkis Baharoğlu ile birlikte Oslo’da “Photography from Turkey” isimli bir sergi açtık. Emine Ceylan dışında hepimiz Boğaziçiliydik. Oslo Belediye’sinin Türkiye-Norveç Kültür Grubu’na desteği sayesinde hazırladığımız bir sergiydi. Beş yıl sonra yüksek lisansı tamamlamadan ve artık ekonominin hayatımda olmayacağını anlayarak fotoğrafçı olma kararıyla Türkiye’ye geri döndüm ve stüdyomu açarak çalışmaya başladım.
Fotoğraf çekmenin sizin için hayatınızdaki anlamı nedir?
Fotoğraf benim hayata bakış, hayatı sorgulama, anlama biçimim. Fotoğrafı sorular üzerinden yapmaya çalışıyorum ve fotoğrafta öznellik inşasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çok objektif olması gereken bir belgesel çekiminde bile size ait kişisel bir dil üzerinden kattıklarınız önemlidir ve ayırt edici olandır.
En iyi fotoğraf nasıl çekilebilir gibi bir soruya nasıl cevap verirsiniz?
En iyi fotoğraf diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Teknik olarak doğru fotoğraf çekebilirsiniz. Ancak fotoğraf çok öznel bir uğraş olduğu için herkes için farklı yaklaşımlar ve sorular oluşturur görüntüde olanı. Ve fotoğraf da ancak hayat kadar mükemmeldir ya da değildir. Dolayısıyla ben teknik olarak mükemmel çekilmiş fotoğrafları, daha çok her gün yüzlercesini, binlercesini gördüğümüz görüntüler olarak değerlendiriyorum. Yani siz bir şey katabildiğinizde, size ait bir soru bir yorum gibi, fotoğrafı yapmış olursunuz. Bu sebepten ötürü de görüntüyle fotoğraf arasında bana göre ciddi bir ayrım, fark var.
Fotoğrafta unutulmaması gereken şey kuralları yıkmak için öğrendiğinizdir. Ben o kuralları öğrenirim, öğretirim ama bir yerde öyle bir fotoğraf çekerim ki hiçbir detay olmayan bir beyaz ya da hiçbir detay olmayan bir siyah olur bir karede. Ve bu kuralsızlık ya da mükemmel olmama hali, tıpkı hayat gibi fotoğrafı yapan olur.
Boğaziçi Üniversitesi mezunlarından sanata yönelen isimlerin özellikle sinema ve fotoğraf alanında güçlü olduklarını görüyoruz. Sizin de bahsettiğiniz Nuri Bilge Ceylan, Orhan Cem Çetin, Sarkis Baharoğlu gibi isimler ilk akla gelenler… Boğaziçi’nde böyle fotoğrafçı bir kuşak yetişti mi sizin zamanınızda?
Sanıyorum bu sorunuzun cevabı evet. Bizler 80 döneminde Boğaziçi’nde okuduk ve hepimiz sadece fotoğraf alanında değil ama sinema, fotoğraf, edebiyat, televizyon, reklam alanında da aktif aktörler olarak yer aldık, alıyoruz. Cüneyt Cebenoyan, Serdar Erener, Perihan Mağden hemen aklıma gelen diğer isimler...
Okulun imkanlarının buna sebep olduğunu söyleyebilir miyiz peki? Fotoğrafçılık kulübünde bulundunuz mu mesela?
Ben fotoğrafta kulüp ortamına çok inanan birisi hiç olmadım. Kulüp ortamı birlikte fotoğraf çekmeyi öngörüyor. Toplu halde fotoğraf gezilerine çıkıyorsunuz ve çoğunlukla da bir örnek fotoğraflar çekiyorsunuz. İlişkilerim bu düşünce nedeniyle daha gevşek bir düzeydeydi diyebilirim. Fotoğrafın yalnız yapılması gerektiğine inanıyorum. Ortak proje yapabilirsiniz ama ortak fotoğraf çekemezsiniz. Toplu halde yani kulüpler, fotoğraf toplulukları, merkezler, kurslar, eğitimler, Galata Fotoğrafhanesi gibi çok başarılı bir örneği tenzih ederek, belki başlamak için doğru noktalar olabilir ama fotoğrafta öznellik inşası dediğim şeyin çok önemli ve belirleyici olduğunu düşünüyorum. Tek başına yapılmadığında bu inşanın çok zor hatta imkansız olacağını, kişisel bir dil geliştirmenin çok zorlaşacağını düşünüyorum ki bunun kötü örneklerini maalesef bugün de görmekteyiz. Kısaca söylemek gerekirse fotoğrafta birlikten kuvvet doğmaz.
Bireysellik önemli yani sizin için…
Evet, bence kesinlikle çok önemli hatta en önemli şey.
Fotoğraf çekmeye dair unutamadığınız bir anınız var mı?
Bir keresinde Garanti Bankası’nın müdürler fotoğrafını çekmem gerekiyordu. İlk gün bir aile fotoğrafı çekilecekti ama 1000 kişiyle! 1000 kişiyi amfi tiyatro gibi bir yere toplayıp fotoğraf çekmem gerekiyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi 1000 kişiyi aynı kare içinde organize etmek son derece zordu.
Sergilerinize beklediğiniz kadar ilgi oluşuyor mu? Buradan belki Türkiye’de fotoğrafa olan ilgiyi de ölçebiliriz.
Son iki sergimle ilgili olarak içeriği nedeniyle de daha farklı bir algı ve ilgi olduğunu söyleyebilirim. 2013 yılında, Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve İstanbul Kadın Müzesi ortaklığında, Türkiye’nin ilk kadın savaş foto muhabiri olan ve o yıl, yüz yaşında kaybettiğimiz Semiha Es’in anısına uluslararası bir sempozyum düzenlemiştik; Semiha Es Uluslararası Kadın Fotoğrafçılar Sempozyumu. Bu Sempozyum çerçevesinde hazırladığımız “İkinci Göz: Türkiye’den Kadın Fotoğrafçılar” başlıklı sergiye de baktığımda diyebilirim ki, Türkiye’de fotoğrafçılık 90’lı yıllarla birlikte algı, ilgi ve yapmak anlamında çok daha farklılaşarak, çok daha kişiselleşen bir yaklaşıma oturmaya ve öznelleşme serüvenine geç de olsa başladı.
Fotoğrafçılığa yeni başlayanlar için neler söylemek istersiniz?
Fotoğraf çekmiş olmak için değil de dünyayı daha iyi anlamak ve anlatmak için fotoğraf çekmelerini tavsiye ederim. Fotoğrafta da Hofmannsthal’ın söylediği gibi, ‘yazılmamış olanı okumak’tır önemli olan ve peşinde olunması gereken.
Söyleşi: Talat Karataş /Kurumsal İletişim Ofisi
Fotoğraflar: Kenan Özcan
