“Fotoğraf ve metin birbirinin gerçeklik ve anlam ihtiyacını giderir”
Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu olan Orhan Cem Çetin için fotoğraf, küçük yaşlarından beri bir tutku. Fotoğrafçılıkta yeni teknikler denemenin yanı sıra yazı yazmayı da sevdiğini belirten Orhan Cem Çetin ile Boğaziçi yılları, son serisi “Benimsin” ve fotoğrafçılığın yazıyla olan ilişkisine dair bir söyleşi gerçekleştirdik…
Öncelikle Orhan Cem Çetin kimdir, nasıl biridir?
1960 yılında, İstanbul’un en eski semtlerinden Üsküdar’da, memur anne-babanın ikinci oğlu olarak dünyaya geldim. Annem de babam da edebiyat öğretmeniydi. Yaşadığım evler her zaman kitaplarla doluydu. Okumayı, yazmayı çok sevdim. Çok meraklı bir çocuktum. Hala da öyleyim. Küçük yaşta fotoğraf yapma şansım oldu. Çok ilgimi çekti; karanlık oda beni adeta büyüledi. 45 senedir ilgimi hiç kaybetmedim. Başka alanlara da ilgi duydum. Yakınlarda benimle yapılan başka bir röportajda “hezarfen” yani çok meslekli, çok sayıda marifeti olan yakıştırması yapıldı. Elimi farklı konulara atmak beni mutlu ediyor, haz veriyor.
Üniversite yıllarınız nasıl geçti? Psikoloji mezunusunuz, buradan görüntü iletişim tasarımı bölümüne yönelmeniz nasıl oldu? Psikoloji okumuş olmanın çalışmalarınız üzerinde bir etkisi var mı?
Psikoloji bölümünde çok severek, çok büyük bir hazla okudum. Meslek boyutunu en başta pek fazla düşünmedim. B planı olarak fotoğrafçılık kenarda duruyordu. Karanlık odada ustalaşmıştım. BÜFOK’ta dersler vermeye başladım. Nuri Bilge Ceylan kulüpten arkadaşımdır. Birlikte çalıştık, sergiler yaptık.
Psikoloji okumak benim için daha çok kendimi anlama çabasıydı. Bir ara endüstriyel psikoloji ilgimi çekti; sonraları da gelişim psikolojisi, yani çocuklar. Hatta bir dönem okulun çocuk yuvasında müzik öğretmeni olarak çalıştım. Daha sonra sosyal psikoloji yüksek lisans programına devam ettim ancak bazı aksilikler sonucunda sürem bitti ve tezimi tamamlayamadan ayrılmak zorunda kaldım. Hayatımı kazanmam gerekiyordu ve fotoğrafçılık devreye girdi. O yıllardan bu yana, yani 1980’lerden beri profesyonel fotoğrafçılık yapıyorum.
1980’lerin sonlarında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden gelen bir teklif ile fotoğraf derslerine girmeye başladım. Yıldız, Yeditepe, Bilgi ve Bahçeşehir bunu izledi. Bilgi Üniversitesi’nde kadrolu çalıştım ve bir süre Fotoğraf ve Video bölümünün başındaydım. O dönem bölümde doktoralı öğretim görevlisi sayısı YÖK standartlarına göre yetersiz olduğundan, yönetim benden yüksek lisansımı tamamlayıp doktoraya yönelmemi “rica” etti. Ben de ikna olarak iki yıl içinde, 49 yaşımda Görsel İletişim Tasarımı MFA derecemi aldım. Öğrencilerimle sınıf arkadaşı olmak çok ilginçti. Ne var ki daha sonra bölüm kapandı ve ben de doktora fikrini rafa kaldırdım.
2013 yılında Plato Sanat’la söyleşinizde işlerinizin arka arkaya sıralandığında birbirlerine benzemediğini, ama ortak olan şeyin meseleleri ele alış biçiminiz olduğunu belirtmişsiniz. Bundan yola çıkarak, meseleleri, kendi sanatınızı ele alış biçiminizi nasıl değerlendirirsiniz?
Vermekte olduğum derslerden birinin adı “Konsept Geliştirme ve Görselleştirme”. Hem kendi deneyimlerimle hem de başka akademisyenlerden derlediğim önerilerle oluşturduğum kısa bir kılavuz metin kullanıyorum bu derste. Aklınıza gelen bir fikrin etkili bir görsel projeye dönüşmesi için izlenmesini önerdiğim aşamaları tarif eden bir şablon bu. Tabii ki aynısını ben de kullanıyorum. Şuradan ulaşılabilir: https://orhancemcetin.wordpress.com/2010/11/16/konsept-gelistirme-kilavuzu/
Özellikle vurgulamak istediğim nokta, kullanılacak tekniğin yani görsel dilin; buna estetik de diyebilirsiniz, sürecin sonlarına doğru seçiliyor olmasıdır. Bana göre teknik sadece bir taşıyıcı, önermenizin hizmetkârıdır. Bu nedenle önerme oluşmadan tekniğe karar veremezsiniz. Kaçınılmaz olarak gündemim değiştikçe kullandığım fotografik dil de değişiyor. Ama serilerde ortak olan, bu yaklaşımla birlikte bir miktar kara mizah, şüphecilik, seriyi meydana getiren işlerle cümle kurma ve dil yani söz ile görüntüler arasında incelikli bir ilişki oluşturma çabasıdır.
“Benimsin” serisinin nasıl oluştuğunu anlatır mısınız?
Söz ettiğim yöntemi bu seride de kullandım. Sergi metninde anlattığım gibi, annemin evinde yıllar boyunca birikmiş çok ama çok miktarda işe yaramaz eşya vardı ve atılmaları gerekiyordu. Bu iş bana düştü. Bir yıldan uzun bir süre boyunca bu eşyalar, kitaplar, evrak, kırtasiye malzemeleri, objeler, saklanmış ve unutulmuş türlü çeşitli nesne tek tek elden geçirilerek atıldı, satıldı vs. Böyle bir süreci hiç tanımadığınız bir insanın evinde yaptığınızda bile unutulmayacak bir deneyime dönüşeceği kesinken, söz konusu ev benim büyüdüğüm evdi ve eşyalar da aileme, hatta artık tüm sorumlulukları ile bana aitti. Ağır bir tecrübe yaşadım. Bir tür arkeolojik çalışma. Ortaçağdan kalma bir kılıç bile çıktı. Çocukluğumdan kalma, benim yerime saklanmış eşyalar, örneğin ilkokulda çaldığım mandolin, sabah uyandırılmak için babama yazdığım notlar, akla gelmeyecek sayısız nesne. Bu yığın karşısında durup düşünmemek mümkün değildi. Bazılarının hatırası ya da anlamı kadar, hatırasız ve anlamsız oluşu da çarpıcıydı benim için. Bazılarının da görüntüsü.
Sahip olma, saklama, eskime, hatırlama, unutma, unutulmaya dair düşünmeye başladım. Sonuç bu sergi oldu.
Son serinizdeki fotoğraflarda kullandığınız tekniği biraz anlatabilir misiniz?
İçinde insanların göründüğü monokromatik işler, benim bir kimyasal işlem uyguladığım eski hatıra fotoğraflarından ayrıntılardır. Orijinal fotoğrafları eskicilerden toplanmış yani başka ailelere ait albümlerin içinden seçtim. Gerçi o kadar da kesin konuşamıyorum. Her şey o kadar iç içe geçmiş durumda ki. Benim aileme ait de olabilirler. Her ne ise, onları tanımıyorum.
Fotoğraflar çok eskiydi. En yenisi 1960’lardan kalma olsa gerek. O halde, ortada temsiliyet ile ilgili bir sorun vardı. Bu küçük boyutlu fotoğraflarda neşe içinde gülümseyen, özel bir an yaşayan insanlar görünüyordu. Oysa belki de sonraları acılar çekmiş, ihtiyarlamış, hemen hepsi bu dünyadan göçüp gitmişti. Fotoğrafın gerçekliğe dair her zaman söylediği yalan bu kez barizdi. Ben de bu fotoğrafları yeni gerçekliğe yaklaştırmak üzere bir işlem yapmaya karar verdim. Tümüyle kimyasal, hatta biraz da tehlikeli bir işlem. Görüntüyü oluşturan ve “duyarkat” adı verilen ince jelatin katmanın, genleşerek alttaki kartondan ayrılmasını sağlayan bir çözeltinin içinde bekletildiler. Kimi kabardı, kimi dağılıp gitti, kimi buruştu. Hepsi farklı tepki verdiler, farklı biçimlerde yıprandılar. Daha sonra da fotoğrafları çekildi.
Objelerin göründüğü fotoğraflarda ise ayrıntıların, özellikle toz taneciklerinin, ipliciklerin ne kadar çok olduğunun görünmesi önemliydi. Makro objektifler ile büyütme elde ettikten sonra “focus stacking” (netlik yığılması) adı verilen bir yöntem kullandım. Bu yöntemde aynı fotoğraf netlik ayarı her defasında çok az kaydırılarak defalarca çekiliyor ve sonra bu kareler birleştirilerek tek çekimde elde edilemeyecek bir netlik derinliği oluşturuluyor. Bunun sonucunda objeler izleyici tarafından sezgisel olarak, olduklarından daha büyük hayal ediliyorlar.
Yanılmıyorsam yazı yazmayı da seviyorsunuz, fotoğrafçılık ve yazarlığı araç olarak nasıl karşılaştırırsınız? Yazının anlatamadığı ama fotoğrafın anlattığı, ya da fotoğrafın anlatamadığı yazının anlattığı durumlar oluyor mu sizin için?
Evet, az önce belirttiğim gibi, metin ile fotografik görüntü arasında özel bir ilişki olduğunu düşünüyorum ve yazıda da fotoğrafta olduğu kadar yetkinleşmeye çabalıyorum. Fotoğraf her zaman bir gerçekliğe işaret eder. Ortada bir fotoğraf varsa, fotoğrafta görülen “şey” de var olmak durumundadır; en azından fotoğrafın çekildiği zaman dilimi içinde. Sözde ise böyle bir zorunluluk yoktur. Yani sözü edilen şeyin var olması gerekmez. Başka bir deyişle, fotoğrafın aksine sözün gerçeklikle doğrudan bağı yoktur, olsa olsa varsayılır.
Diğer yandan, fotoğrafın yoksun, sözün yani yazının ise zengin olduğu bir şey vardır ki, o da anlamdır. Fotoğraf hiçbir anlam içermez. İçeriyormuş gibi göründüğü anlamı ona biz öznel çağrışımlarımızla iliştiririz. Söz ise salt anlamdan oluşur.
Kısacası, fotoğraf ve metin, birbirinin gerçeklik ve anlam ihtiyacını giderecek biçimde bir araya getirilebilir. Tıpkı yin ve yang gibi. Formülüm bu. Bunu ustalıkla yapmak için bir gayret gösteriyorum.
Öğrencilerinizin fotoğrafçılığa yaklaşımı nasıl? Teknolojideki gelişmeleri göz önüne alırsak kuşaktan kuşağa nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?
Benim eğitim verdiğim programların doğası gereği, öğrencilerim orada olmayı seçmiş, optik sanatları hayatının başköşesine koymaya karar vermiş kişilerdir. Yanlışlıkla gelen olmaz. Basit ve eğlenceli bir iş zannederek gelen olursa da kısa süre içinde uzaklaşır. Yani, öğrencilerimle çok mutluyum. Hepsi de tutkulu, yaratıcı arkadaşlar.
Fotoğrafla ilgilenen birisi doğrudan doğruya teknoloji ile ilgileniyordur. Bu başından beri hiç değişmedi. Fotoğraf üretiminde kullanılan teknoloji değişse de, fotoğrafçı her zaman teknik becerilere sahip olmuştur. Fotoğraf, teknoloji tarihinin en önemli buluşlarından biridir. Sanat dahil olmak üzere bir çok alanda kırılma noktasıdır. O yüzden, kuşaktan kuşağa ancak yöntem farkları görebiliriz.
Ancak şunu söyleyebilirim. Bizim kuşak karanlık odadan aydınlık odaya geçişi yaşadı. Sayısal devrimden sonra bu alana giren gençler ise analog fotoğrafçılığı deneysel bir yöntem olarak algılıyor ve ifade olanaklarını araştırıyorlar. Oysa bizim kuşakta çoğu fotoğrafçı analog yöntemleri yüceltip sayısal platforma direnç göstermiştir. “Ya biri ya da öteki” anlayışı hakimdir. Bence bu, ufkunuzu daraltan bir yaklaşımdır. Genç kuşak çok daha önyargısız ve daha cesaretli.
Bir başka fark da bana kalırsa video ile ilgili. Bugün video üretmek ve paylaşmak çok kolaylaştı. Geçmişte, aslında video kullanmanın daha doğru olacağı birçok yerde, örneğin habercilikte belli uygulamalarda ister istemez fotoğraf kullanılıyordu. Şu anda bu yük büyük ölçüde kalkmış durumda. Fotoğraf ve video alanları çok daha iyi ayrışmış durumda. Her iki disiplinde yetkin olanlar, bu nedenle çok daha güçlü multimedya çalışmaları yapabiliyorlar.
Söyleşi: Süveyda Ece Çil / Kurumsal İletişim Ofisi
