“Hepimiz kendi hikâyemizi yazarız, onu efsaneye dönüştürmek bizim elimizde”

İnsan Kaynakları alanındaki mesleki deneyimiyle sektörün önde gelen isimlerinden biri olan, Boyner Grup’ta İnsan Kaynakları, Kurumsal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik’ten Sorumlu Başkan Yardımcısı İdil Türkmenoğlu, 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Profesyonel meslek hayatı boyunca saygın kurumların insan kaynakları yönetiminde üst düzey yöneticilik yaptı. İK’da pozitif yönetim ve işyerinde demokrasi gibi kavramları iş dünyasına katan İdil Türkmenoğlu’yla öğrencilik yıllarından, İK alanındaki yenilikçi fikirlerinden ve kitaplarından bahsettiğimiz keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Mezun olduğu bölüme geri dönerek dersler vermeye başlayan ve halen ders vermekte olan İdil Türkmenoğlu İK alanında kariyer hedefleyenlere “Efsane olun!” tavsiyesinde bulunuyor…

“Hepimiz kendi hikâyemizi yazarız, onu efsaneye dönüştürmek bizim elimizde”

Öncelikle kendinizi biraz tanıtabilir misiniz?

20 yılı aşkın süredir İnsan Kaynakları ve Organizasyonel Gelişim konusunda çalışıyorum. Şu anda Boyner Grup’ta İnsan Kaynakları, Kurumsal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik’ten Sorumlu Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyorum.

Profesyonel hayata Palmolive-Colgate’te part time çalışarak attım ilk adımımı. O yıllarda henüz Boğaziçi Üniversitesi İşletme öğrencisiydim. Üniversite yılları boyunca yaptığım başka bir şeyse kulüpçülüktü. O süreçte kulüpçülüğü hiç bırakmadım. Mezun olduktan sonra, Garanti Bankası, Garanti Sigorta, Humanitas ve son olarak NTV Yayın Grubu’nda İK, Eğitim ve Pazarlama Tepe Yöneticisi olarak çalıştım. Bank of America'da İK konusunda iş üzerinde eğitim amacıyla bulundum ve Wharton Business School'da Stratejik İnsan Kaynakları Yönetimi eğitimi aldım. Doğuş Grubu’ndan sonra Boyner Grubu’na geçtim ve grup şirketlerinin ardından Holding’te görev aldım.

“Ofis Hikayeleri” ve “Pozitif Yönetim” adlı yayımlanmış iki kitabım var. Ayrıca, “Pozitif Yönetim” konuşmaları yapıyorum. Koç ve Boğaziçi Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları, Liderlik ve İletişim konularında ders veriyorum. Yazıyorum.

Türkiye İnsan Yönetimi Derneği ve Özel Sektör Gönüllüler Derneği’nde Yönetim Kurulu Üyesi’yim.

Yine bir Boğaziçili olan Fatih Türkmenoğlu ile evliyiz. Talia ve Mira adında iki kızımız var.

Boğaziçi Üniversitesi'nde geçirdiğiniz yıllardan biraz bahsedebilir misiniz? Boğaziçi ailesinin bir parçası olmak, Boğaziçi Üniversitesi'nin öğrencisi ve mezunu olmak size neler kattı?

Hiç bitmedi ki... Bağım hiç kopmadı. Boğaziçi’ndeki her dakikam çok özeldi. Muhteşem notları olan bir öğrenci değildim, ama aktivist, kulüpçü, gönüllü çok roller aldım.1995 İşletme ve Ekonomi Kulübü Başkanı’yım. Boğaziçili arkadaşlarım var, ama bir de daha özel olan kulüpten arkadaşlarım var. BÜMED’de iki dönem Yönetim Kurulu’nda görev yaptım. İki sene Boğaziçi Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendim. Son yıllarda da İşletme Bölümü’nün projelerine gönüllü destek veriyor, “Turkish Business Environment” isimli bir derste görev alıyorum.

“Bu aileye ait olmak gurur verici”

Bu ailenin parçası olmak önce belli değerleri benimsemiş, çok önemli yetkinlikleri de kazanmış olmayı işaret ediyor. Eşitlik anlayışını, ifade özgürlüğünü ve yönetime katılımı yaşamı ve yaşatmayı, dürüstlüğü, çalışkanlığı, bireysel motivasyonu... Bu aileye ait olmak gurur veriyor.

Boğaziçi mezunlarının iş dünyasındaki yerini değerlendirebilir misiniz? Bir İK uzmanı olarak Boğaziçi markasını mevcut iş hayatında nasıl konumlandırıyorsunuz?

İstisna sayılabilecek örneklerle de karşılaşmış olsam da Boğaziçi mezunlarının hala çok özel olduğunu düşünüyorum. Kişisel deneyimim ve gözlemim Türkiye iş dünyasının önemli noktalarındaki birçok kişinin Boğaziçi Üniversitesi ve Robert College geleneğinden geldiğini söylüyor. Diğer taraftan son dönem mezunları bizler kadar rakipsiz değil. Bugünlerde Boğaziçi düzeyinde vakıf üniversiteleri var. Bunun dışında yurtdışı eğitim fırsatları daha kolay ulaşılır durumda. Fakat bu üniversitenin kendine özgü değerlerini benimsemeyi beceren, imkanlarını kullanabilenler elbette fark yaratıyor.

Bu seneki dersimizdeki son sınıf öğrencilerini de çok ilgili, yaşıtlarından daha farklı buluyorum. Başarı da kuşkusuz peşinden gelir.

İnsan kaynakları alanında önde gelen isimlerden birisiniz, bunu da insan kaynaklarına bambaşka bir perspektiften bakarak başarıyorsunuz. İş hayatını pozitif bir alana dönüştürmeyi hedefleyen bu İK anlayışınızdan okuyucularımıza bahsedebilir misiniz?

İK’nın sadece İK’lara bırakılamayacak kadar önemli bir iş olduğunu düşünüyorum. Kendini teknik kavram ve süreçlere hapsetmeyen, yani yetkinliklere, formlara, şemalara, süreçlere ve prosedürlere takılmadan işi destekleyebilen, yönlendirebilen İK başarılı sayılır bana göre.

“Başarılı bir İK yönetimi işyeri barışını ve performansını destekler”

İK süreçlerinin temel hak ve özgürlüklerden yükselmesi, işyeri barışını ve performansı desteklemesi gerekir. Yöneten değil, yönlendiren bir stil olmalı.

2003 yılında Michigan Üniversitesi’nde, Pozitif Organizasyonel Çalışmalar Akademisi kurulurken büyük bir şans eseri oradaydım. Fikir liderlerinin öğrencisi oldum, araştırma sonuçlarını sahiplerinden dinledim. İşe bakışım değişti. Kurduğumuz sistemlere de. Kendimi ve bu çalışma alanındaki fırsatları keşfettim. Hayatım değişti.

Kişisel yaşamda ve organizasyonlarda pozitif yaklaşım ve yönetim felsefesi son yıllarda yeniden keşfedilen; araştırılacak, yazılacak, kullanılacak çok yönlü bir alan. Bu ilkeleri yerleştirme ve uygulama yöntemleri ise uçsuz bucaksız. Kitabımda benim de dikkatle uyguladığım “Pozitif Yönetim” kavramını alıştığımız yöntemlere ek bir seçenek olarak çıkartmak istedim. İşimizi keyifli hâle getirmek, tutkuyla çalışmak, bağlanmak, güçlü yönlerimizin farkına varmak, işimizde yapıcı olmak ve engellerden güçlenerek çıkmak “Pozitif Yönetim”in alt başlıkları.

İşyerinde Demokrasi olur mu?

İK alanına bu perspektifle yaklaşmanın ne gibi kazanımları oldu sizin profesyonel yaşantınızda?

İnsanı, o biricik insanı odağa alan bir İK’dan bahsediyoruz. Pozitif Yönetim yaklaşımı bir yönetim stili. Sadece bu yöntem ve araçların sonucunu soruyorsanız; öğrencilerime, seminerlerime katılanlara, birlikte iş yaptığımız herkese pozitif yönetim ilke ve uygulamalarını bir ucundan aktarmaya çalışıyorum. Her zaman etkili olduğunu bir kez daha gördüm. Yaratıcılık, bağlılık ve performans artıyor, turnover ve devamsızlık düşüyor. Müşteriler daha mutlu oluyor. Son 2-3 senedir önce kendi şirketlerimizde olmak üzere “İşyerinde Demokrasi”yi konusuyoruz. Kurumsallaştırıyoruz. Hiçbir zaman “bir başka İK’cı daha” olmamaya çalıştım. Ekiplerimle sadece şirkete değil Türkiye yönetim kültürüne de katkıda bulunacak uygulamalar geliştirdik. Hep daha farklısının peşindeyiz.

Şimdiye dek profesyonel hayatınızdan deneyimlerinizi kitaplaştırarak aynı zamanda birçok insanla paylaştınız ileriye dönük bu gibi başka projeleriniz bulunuyor mu?

Az önce bahsettiğim İşyerinde Demokrasi ve Uygulamaları konusunu yazıyorum. Ayrıca bir türlü tamamlayamadığım “İç İletişim” konulu, pratik öneriler içeren bir başka kitap da masamda. Bu sene Birleşmiş Markalar Derneği İK Grubu Başkanlığı’nı üstlendim. Perakende ve Mağazacılığın özelinde iyi uygulamaları da çoğaltmayı, yepyeni projeler geliştirmeyi planlıyoruz.

Son olarak İK alanında çalışmayı düşünenler için tavsiyelerinizi öğrenebilir miyiz?

Bir İK’cının insanı ve işi merkeze koyabilmesi gerekli. Biraz önce de tanımlamaya çalıştığım, prosedür ve formlarına aşık İK’cılar organizasyon için ancak “harika destekçi”ler oluyor. Asıl İK’nın en müthiş rolleri Kültür Liderliği, Değişimin Şampiyonluğu gibi büyük etkili, organizasyonun kaderini etkileyen roller. Bu rolleri üstlenebilmek için esnek, girişimciliği destekleyen kurumlarda deneyim kazanmak gerekir. Çokuluslu şirketlerin bazıları bu esnekliği vermeyebilir, bu deneyimleri sağlamayabilir.

Yaptığınız her şey ve yapmadığınız her şey kariyerinizi belirler. Öğrenmeden ve gelişmeden geçen günlere yazık. İK’cıların toplumda bazı roller üstlenmesini de çok gerekli hatta zorunlu buluyorum. Derneklere üye olabilir, bazı gönüllü işler yapabilirler.

Ayrıca, Pozitif Yönetim yaklaşımından da bir ipucu vermek isterim: Genel olarak hep eksik yönlerimize odaklanıyoruz. “İngilizcemi geliştireyim”, “Topluluk önünde konuşamıyorum”, “Kimseyi tanımıyorum” kaygıları, iyi olduğumuz diğer noktaları gözden kaçırmamıza neden olabilir. Oralarda daha iyi olmak için harcanması gereken enerjimizi başka alanlarda yok etmemeliyiz. Elbette zayıf yönlerimize dikkat edip onları en azından anlamsızlaştıracağız Ama bir kişi problemlerine odaklanır, kendini bu yönde sorgularsa, kendinde sürekli olarak problemler bulur. Kendi varlıklarını, değerlerini, olumlu yönlerini ararsa da bunları fark eder ve ileri götürür. “Hepimiz kendi hikâyemizi yazarız, onu efsaneye döndürmek kendi elimizde”, demiş Isabelle Allende…Unutmayın. Efsane olun!

Söyleşi: Ronay Bakan / Kurumsal İletişim Ofisi