“Sesim yettiği sürece müziğe ve müzisyenliğe devam’’
Küçücük yaşında şarkı söylemeyi aklına koydu; Türkiye’nin en güçlü seslerinden biri oldu.
Türkiye onu Kardeş Türküler’in solisti olarak tanıdı. Kardeş Türküler’in yanı sıra pek çok farklı projede de imzası olan, müzik dünyasının güçlü vokallerinden Feryal Öney, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduğu 1993 yılından bu yana profesyonel olarak müzikle uğraşıyor. Henüz ilkokuldayken şarkı söylemeyi aklına koyan ve hayatı boyunca bu hedefin peşinden giden Feryal Öney ile Boğaziçi’ndeki öğrencilik yılları, müzisyen olmaya karar verişi, müzik dünyasındaki deneyimleri ve yeni projeleri hakkında konuştuk.
Müzikle ilgilenmeye nasıl başladınız? Müziğe olan ilginiz Boğaziçi Üniversitesi’ne gelme kararınızı ve daha sonraki yaşantınızı nasıl etkiledi?
Bizim zamanımızda üniversite sınavına girerken üniversite tercihlerinin yer aldığı formu da teslim ederdiniz. Sınavdan önceki gece, yine Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyan kuzenim dedi ki: "Feryal sen hayatın boyunca şarkı söylemek istedin. Galiba sahiden seviyorsun müziği. Boğaziçi Üniversitesi'nde iki yıldır okuyorum ve şu ana kadar hiçbir kulübe girmedim ama çok güzel konserler veriliyor okulda." O zamanlar biraz daha alaturka müziğe yatkındım. O yüzden Sanat Müziği Kulübü'nden ve Müzik Kulübü'nden bahsedip, “Gel bir bak ortama, belki de seversin” dedi. Bu konuşmanın ardından, Boğaziçi’nde herhangi bir müzik bölümü olmadığı için Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü yazdım ve bu bölüme girmeye hak kazandım. Okul kayıtlarından sonra geldim, yurt odasına yerleştim. Oda arkadaşlarımla tanıştım, ertesi gün kampüsü dolaşmaya başladım: Hangi kulüp var, hangi kulüpte ne gibi faaliyetler var diye. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde (BÜFK) bir koro çalışması yapıldığını gördüm. O zamanlar BÜFK’te türkülerin Batı çoksesliliğiyle söylendiği bir koro çalışması vardı. Bunu pek sevmediğim fakat BÜFK ortamına ısındığım için önce dansçı oldum. Dansa yeteneğimin olmadığını biliyordum ama ortam çok güzeldi. Folklora Doğru dergisi, kulüpte yapılan kültür-sanat tartışmaları, derken aslında ciddi bir kültür-sanat ortamında bulunduğumu fark ettim daha işin başında. Böyle olunca, ikinci yılımda o çoksesli koroya da istemeye istemeye girmiş oldum. Neyse ki, aynı dönemde bu Batı tarzı çoksesli koro mantığı tartışılmaya başlandı. Çok seslendirilmiş türküler; Cumhuriyet dönemi kültür-sanat politikaları; bu topraklarda konuşulan birçok farklı dildeki halk şarkısının Cumhuriyet döneminde yasaklanması / sümen altı edilmesi, sadece Türkçe olanların korunması ya da Türkçeleştirilmesi; Batı armonisi temel alınarak yapılan çokseslilik denemeleriyle geleneksel türkülerdeki seslerin, komaların (i̇ki tam ses arasindaki dokuz küçük sesin her birine “koma” denir; Batı armonisinde koma yoktur, diyez, bemol gibi yarım aralıklar vardır.) yok edilmesi, gibi birçok konuda okuma ve tartışmalar yaptık. O yıllar, kampüste Feminist Kadın Çevresi'nin de kurulduğu yıllardı. Hem feminizmi öğrenmeye ve feminist olmaya, hem müzisyen kimliği oluşturmaya hem de yaşadığım(ız) dönemin kültür sanat politikalarını anlamaya çalıştığım(ız) ve aslında politize olmaya başladığım(ız) zamanlardı. Böyle böyle Kardeş Türküler projesi ortaya çıktı. Ve bu projeyle birlikte, benim ve benimle birlikte bazı arkadaşlarımın da müzikle profesyonel olarak ilgilenmemizin kapıları açılmış oldu. Hep, “Edebiyat Bölümü’nden mezun olurum ama hayatımın bir yerinde hep müzik olur.” diyordum. Fakat ikisi birlikte nasıl olacak, bunu soruyordum kendime. Çünkü tek başına profesyonel müzisyenlik gibi bir şeyi aklıma getiremiyordum.
Edebiyat bölümünü kazandınız ve Boğaziçi Üniversitesi'ne geldiniz ve en sonunda “Müzisyen olacağım” dediniz. Etrafınızdakilerin tepkisi ne oldu?
Bölümdeki arkadaşlarım şöyle bakardı; “Feryal derslere çoğunlukla geç kalır ya da girmez ama sınavlarına girer, okulu bitirmeye çalışır. Ama kız saygıdeğer bir şeyle uğraşıyor öte yandan.” Ailem bir şeyler hissediyordu, onlar da; “Bu deli kız gitti, Boğaziçi’nde tembellik yapıyor, müziğe takmış kafayı. Aman atılmadan bitirsin şu okulu da öğretmenlik yapmaya başlasın.” diyordu.
Yeni proje Ara Dinkjian ile …
Şu ana kadar içinde yer aldığınız ve gelecekteki projelerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Kardeş Türküler projesi hayatımın merkezinde yer alan proje. Bugüne kadar yediyi aşkın albüm projesinde ve bini aşkın konserde yer aldım. Artık ciddi ciddi benim hayatımın merkezinde müzik var, diyebiliyorum. Kendinizi “solist” olarak tanımlayınca birden fazla projede yer almak, Kardeş Türküler dışında da bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Daha özel zevklerinizin, dinlemeyi çok sevdiği müziklerin peşinden giderek, “Ya bir de bunu mu söylesem?” deyip farklı denemeler de yapmak istiyorsunuz. Bu motivasyonla aslında daha en başından, 1996'da bir Azeri albümü projesi içerisinde yer aldım ve Azerice şarkılar söyledim. 2006 yılında, geldiğim coğrafyayı, Toroslar’ı daha incelikli öğrenmeye çalıştım ve Türkmenlerin, Yörüklerin, Abdalların müziklerine yöneldim. Bu çalışmayla Toroslar’ı anlatan Bulutlar Geçer diye bir proje ortaya çıktı. Sonrasında İranlı vokal hocam Cavit Murtezaoğlu girdi hayatıma. Kendisiyle birlikte Anadolu Alevi-Bektaşi müziğiyle İran Ehl-i Hâk müziğini birleştirip Tebriz’den Toros’a adlı bir proje içinde yer aldık. Şimdiyse Ara Dinkjian’la birlikte, resmi kültür-sanat politikaları neticesinde ‘Türk Sanat Müziği’ adını alan; fakat aslında kökleri Ermeni, Yahudi, Rum, Türk ve Fars müziyenlerin yaptığı çalışmalara dayanan, “alaturka müzik” diyebileceğimiz müziklerden oluşan bir repertuvar çalışmasına giriştik. Çok-dilli bir alaturka müzik çalışması olacak.
Boğaziçi Üniversitesi’ne hâlâ sık sık konser vermeye veya etkinlikleri izlemeye geliyorsunuz. Buradaki kültür-sanat etkinliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
En son Haig Yazdjian’ın –bizim zamanımızdaki adıyla- Saatli Bina’daki konserini izlemeye geldim. Çok çok güzeldi. Bazen İstanbul’da yaşamanın zorluğundan olsa gerek, Boğaziçi Üniversitesi yaşadığım semtten bakınca çok uzak gelebiliyor ve etkinlikleri çok yakından takip edemeyebiliyorum. Fakat buraya daha sık gelen BGST’li (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) veya kulüplü arkadaşların haberdar etmesiyle iyi etkinlikleri yakalayabiliyorum. Şunu seviyorum: Boğaziçi Üniversitesi -kültür sanat politikaları zaman zaman değişse de- genelde birçok üniversiteye ve ortama göre hâlâ daha avantajlı bir konumda. Birçok tartışmayı burada gerçekleştirebilirsin veya istediğin etkinlikleri buraya taşıyabilirsin. Bu anlamda daha liberal bir yapısı var. Bunun da öğrenciler ve mezunlar için büyük bir avantaj olduğunu, aynı zamanda dış dünyayla kurulan ilişki için de iyi olduğunu düşünüyorum.
‘’Sanat tek başına yapılmıyor’’
Son olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan, ileride müzisyen olmayı hayal eden öğrenciler için ne gibi tavsiyeleriniz var?
Müziği sevmem benim hayatımı çok etkiledi. Kendimle gurur duyuyorum diyebilirim bu anlamda, çünkü müziği bir şekilde hayatımın merkezinde tuttum ve vazgeçmedim. Fakat eğer ben Boğaziçi Üniversitesi’nde böylesine ciddi bir kültür-sanat ortamına girmeseydim, durum değişirdi. Çünkü insanların sadece şarkı söyleyip, dans edip, tiyatro yaptığı ve “hadi yarın görüşürüz” diyerek kapıyı kapatıp gittiği bir ortamda olsaydım müzisyen olur muydum, bilemiyorum. Yurtta, derslerde, kampüste, kantinlerde yürüttüğümüz o tartışmalar, o karşılıklı motivasyon olmasaydı, belki de gerçekten sadece öğretmen olurdum. O yüzden bu soru her soruluşunda aynı rahatlıkla söylüyorum; Boğaziçi Üniversitesi’nde olmak, okulun sağladığı altyapı, yöneticilerin desteği önemli ama benim müzisyen kimliğimi oluşturan, müzisyen olmaya karar vermemi sağlayan temel etken, buradaki öğrencilik kültürü, öğrencilerin oluşturduğu kültür-sanat ortamı ve o kültür-sanat ortamı etrafındaki birliktelikti. Tek başına bir şeyler yaparsın ama dışarıdan biri, birileri sana bakıp “iyi veya kötü yapıyorsun” demeden, eleştiri almadan doğruyu bulmak çok zor. Tek başına Türkiye’deki kültür-sanat politikalarıyla mücadele etmek daha da zor. Sanatta da örgütlülük, dayanışma, iş bölümü, kolektif hareket etme, bunlar çok kıymetli ve benim için bunun temelleri burada, bu kampüste atıldı. Bir şeyi kafalarına koydularsa muhakkak yapsınlar ve hayalleri üniversite yıllarıyla sınırlı kalmasın. Bunu üniversite dönemiyle sınırlandıracakları bir hobi faaliyeti olarak düşünmesinler. Üniversiteden sonra da devam edilebileceğini, bunun yollarının araştırılıp bulunabileceğini unutmasınlar.
Söyleşi : Ronay Bakan
Fotoğraflar: Ali Özlüer
