Kanser tedavisinde farklı alanların kullanımına dair

Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü 2006 yılı mezunu olan Elçin Biçer, hayatına psiko-onkolog olarak devam ediyor. Elçin Biçer, kanser hastalarının tedavisinde faydalanılan terapi yöntemlerini, çeşitli sanat kollarının bu tedavideki oynadığı rolleri ve hasta ile hasta yakınlarına nasıl destek olunabileceğini Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) aylık yayını Boğaziçi Dergisi ile yaptığı söyleşisinde anlattı.

Kanser tedavisinde farklı alanların kullanımına dair

Öncelikle kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

1982 yılında İstanbul’da doğdum. 2006’da Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum. 2010 yılında İstanbul Üniversitesi Prevantif Onkoloji Anabilim Dalı Psiko-sosyal Onkoloji yüksek lisansımı tamamladım. 2010 yılından bu yana Neolife Tıp Merkezi’nde psiko-onkolog olarak çalışıyorum. Bu süreçte bilişsel-davranışçı terapi eğitimleri, İstanbul Psikanaliz Derneği’nden psikanaliz eğitimleri, International Advanced Dance Movement Therapy Institute’ten dans/hareket terapisi, ve Tıbbi Hipnoz Derneği’nden European Society of Hynpnosis’in onayladığı tıbbi hipnoz eğitimlerini alarak müdahale ve teknik bakımdan zenginleşme, derinleşme ve öğrenme sürecime devam ediyorum.

Psiko-onkolog olarak çalışma alanınızı açar mısınız?

Psiko-onkolog kanser alanında uzmanlaşmış olan psikologdur. Kanser deneyimi yaşayan bireyler, aileleri ve bakım veren yakınları ile tedavi ekibi çalıştığım popülasyon diyebiliriz. Kanser geldiğinde kişinin hayatındaki her şeyini etkiler. Sağlığını, bedenini, görünüşünü, ilişkilerini, ev yaşamını, iş yaşamını, maddi durumunu... Ani ve büyük bir değişim süreci başlar. Tedaviler uzun sürelidir. (6 ay ile ömür boyu arasında değişen süreler) Tüm aile için psikolojik olarak yoğun reaksiyonların verildiği, eğer varsa öncesindeki psikiyatrik potansiyelin tekrar alevlenebildiği bir deneyim. İhtiyaç duyulan psikiyatrik ve psikolojik tedavinin verilmesinin dışında bu uzun süreçte tedavi yönetiminin psiko-sosyal faktörlerle ilgili kısmında destek veriyoruz. Yani kişi tedavi gerektirecek düzeyde bir psikiyatrik durum içinde olmasa da bu zorlayıcı ve sarsıcı dönemde kanserin duygusal, zihinsel, sosyal ve entelektüel yönleriyle baş etmek ve uyumlanmak için bir profesyonel destek alabilir. Hastalıkla baş etmesi, tedaviye uyumu ve bu süreci ruhsal olarak en konforlu ve yapıcı şekilde deneyimleyebilmesi temel amaçlarımızdan.

Ancak insan düşünen, hisseden karmaşık bir varlık. Hayatında zaten var olan olumlu olumsuz pek çok yaşantının üstüne kanser geldiğinde tüm hayatını, alışkanlıklarını, kendiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerini, tutumlarını, hayatın anlamını, ölüm gerçeğini yeniden gözden geçirme fırsatı buluyor. Bu sebeple tanı ve tedavisindeki gelişmelerle artık yaşam kalitesi ve süresi, hatta şifa oranı artan bir hastalık olarak kanseri bir dönüşüm fırsatı olarak görmeyi tercih ediyoruz. Hastalığın gelişiyle başlayan terapilerimizi çoğunlukla tedavi bittikten sonra da sürdürüyoruz. Artık hastalık öncesinden farklı, yaşamla ilgili pek çok yeni kavram ve bakış açısı geliştirmiş bu yeni “ben”in oluşumu ve ona adaptasyon ve hastalığın geri dönmesine dair kaygılar üzerine çalışıyoruz.

Onkoloji çalışanları tükenmişlik sendromu bakımından yüksek risk altında olan bir gruptur. Her gün ölümü çağrıştıran bu hastalıkla çalışan tedavi ekibine de bireysel destek vermek, belirli periyodlarda ihtiyaca yönelik motivasyon ve baş etme eğitimleri ve çalışmaları yapıyoruz.

Toplumsal farkındalık ve toplumdaki kanser algısına ve önleyici kontroller konusunda bilinçlendirmek üzere de halka açık seminer ve panellere katılıyoruz.

Şu ana kadar gerçekleştirdiğiniz çalışmaların kapsamından söz edebilir misiniz? Bu çalışmaların Türkiye’deki yeri nedir?

Yaptığımız çalışmalar Türkiye’de ilk olma cesareti gösterebildiğimiz genel olarak alana ilginin ve farkındalığın artmasına katkıda bulunan öncü çalışmalar oldu.

İlk yaptığımız şey psikolojiyi onkoloji tedavisinin bir parçası yapacak sistemi kurmak oldu. Merkezimize gelen her hastanın ateşinin, tansiyonunun ölçülmesi gibi “6.vital sign” olarak psikolojik durumuyla ilgili de mini bir test yapılıyor. Desteğe ihtiyaç duyduğunu düşündüğümüz hastaları davet ediyor ve hem bireysel olarak hem de ailesiyle görüşerek asıl ihtiyacını belirleyerek ücretsiz bir danışmanlık hizmeti veriyoruz. Türkiye’de sağlık sisteminin içine bu uygulamayı dâhil edebilmiş tek sağlık merkezi olduğumuzu söyleyebilirim. International Psycho-Oncology Society tarafından dünya kriterlerinde psiko-onkoloji hizmeti verildiğine dair akredite edildik.

Bireysel danışmanlık ve terapilerin dışında, sosyal sorumluluk bilinciyle diğer tüm çalışmalarımızı ücretsiz olarak sunuyoruz. Bunlar arasında bir yıl boyunca her ay herkese açık olarak sunduğumuz hasta ve yakınına yönelik psiko-eğitimler (Örneğin “Hastaya nasıl davranmalıyım, hastalığı ne kadar ve nasıl söylemeliyim?” gibi sorulara cevap veren) eğitimler verdik.

Üç yıl boyunca üç ayrı gruba 12-16 seanstan oluşan dramaterapi uyguladık. Her bir grup, terapi süreci bittikten sonra yaklaşık 2-3 aylık bir hazırlık sürecinin ardından halka açık birer tiyatro oyunu sergiledi. Bu oyuna sadece hastalar ve aileleri değil tedavi ekibimizden doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık profesyonelleri de katıldı. Çalışmaya katılan hastalar hatırlamak istemeyecekleri bir kanser deneyimini, unutmak istemeyecekleri güzel anılarla dolu bir drama-oyun deneyimiyle yer değiştirmiş oldular. Her şeye rağmen hayatın devam etmesi, yaşam arzularındaki artış, birlikte olmanın getirdiği destek ve cesaretin yanı sıra buna tanıklık eden diğer hastalara da “kansere rağmen yaşam”a dair pozitif seçenekler sunmuş oldular.

Bu yıl itibarıyla dans /hareket terapisi uygulamaya başladık. “Bağları Kuvvetlendiriyoruz” projemizden de bahsetmeliyim. Henüz yetişme çağında çocuğu olan pek çok hastayla karşılaşıyoruz. 0-18 yaş çocuğa sahip olan kanser hastalarının en zorlandıkları alan tahmin edersiniz ki çocukları. Onların hastalıkla ilgili sorduğu sorulara nasıl cevaplar verecekler; tedavinin yan etkilerini, saç dökülmesi, aşırı halsizlik, ağrı gibi durumları çocuğa ne kadar yansıtmalılar; yoğun duygusal yükselmeler yaşarken çocuğun buna tanıklık etmesi ne kadar doğru; peki çocuğun anne/babadaki kansere ya da bu sırada aksayan ebeveynlik işlevlerine karşı vereceği duygusal tepkilere nasıl müdahale etmeliler gibi çok önemli sorular ortaya çıkıyor. Washington Üniversitesi’nden Prof. Fran Lewis ve Ellen Zahlis’in 30 yılı aşkın süredir bu konuda yaptıkları çalışmalar ve 700’den fazla araştırmanın sonucunda oluşturdukları “Enchancing Connections” adlı programını bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürerek Türkiye’de uygulamaya başladık. BÜMED’in ev sahipliğinde programın yaratıcıları on gönüllü psikoloğa, üç gün süren sertifikalı eğitimlerini sundular. Pilot çalışmalarımızı büyükşehir belediyeleriyle işbirliği içinde İstanbul, Adana ve Eskişehir’de başlattık. Bu lokasyonlarda bize ulaşan herkese ücretsiz olarak bu programı sunuyoruz. Anne ya da babaya birebir olarak bu süreçte çocuklarıyla nasıl iletişim kuracaklarına dair verilen beş oturumluk bir iletişim eğitiminden oluşan program, Amerika’da altı eyalette uygulanarak test edilmiş ve hem ebeveyn hem de çocuklarda anksiyete ve depresyon oranlarında azalma, aile bağlarında uzun süreli kuvvetlenme, ebeveynlik rollerinde uzun süreli iyileşme bulgulanmış.

Müzik, tiyatro gibi sanat dallarından nasıl yararlanıyorsunuz? Bu etkinliklerin kanser tedavisinde rolleri nasıl oluyor?

Kanser tedavisi gören kişi her gün aynaya baktığında onu hatırlar. Neredeyse her gün hastane ve tedavi merkezlerinde vakti geçer. Bu sebeple çoğunlukla hastalığı unutacakları (cancer-free) bir an yaşama ihtiyacı duyarlar. Klasik psikoterapilere karşı da bazen bir direnç gösterme sebebi olabiliyor bu durum. Gelip hastalığı konuşmak ve hastalığı düşünmek...

Ani ve sarsıcı bir deneyim olarak baktığımızda kanser olmayı ya da kanserli olduğunu öğrenme anını travmatik bir yaşantı olarak tanımlayabiliriz. Bu tip travmatik durumlarda, travmayı hatırlatacak sözel yöntemlerdense sanat terapileri kullanılır. Müzik, resim, sanat, drama bu travmatik yaşantının getirdiği duygusal yükü hafifletmek için güvenli ve keyifli bir yol sunar.

Şu anda uygulamakta olduğumuz dans/hareket terapisi; sanat terapisinin kil, boya, basit müzik aletleri gibi araçlarıyla zenginleştirdiğimiz bir program.

Bedendeki her değişim ruhsallığı, ruhsallıktaki her değişim de bedeni etkiler. Üstelik bilinçdışı gibi beden de anne karnından bugüne her şeyi kaydeder. Yaşamımızın ilk aylarında dış dünyayı bedenimiz üzerinden keşfederiz. Annemizin bizi kucağında tutuşu, yerçekimine karşı ilk mücadelemiz, emeklemek, ilk adımlarımız, ilk düşüşlerimiz… Hepsi bizim kendi bedenimizle yaşamla ve dış dünyayla kurduğumuz ilişki ve hareket repertuarını oluşturur. Dans/hareket terapisiyle bedenden geleni beden üzerinden iyileştirmek gibi bir yol izlediğimizi söyleyebiliriz. Son dönemlerde psikoterapilere bedenin daha çok katılmasıyla ilgili farkındalık gittikçe artıyor. Bedensel faktörler ve kişinin zihin-ruh-beden olarak bütünüyle ele alınması söz konusu. Sadece hastalıklar döneminde değil, kendini keşfetme- kişisel dönüşümle ilgilenen herkese öneririm dans/hareket terapisini.

Kanser hastası yakınlarına ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

Hasta yakınlarının, kendi tahminleri yerine “Benim hastamın neye ihtiyacı var?” sorusunu sıklıkla sormalarını öneriyorum. Sürekli neşeli, eğlenceli ve komik olmaya çalışmak yerine hastanın duygu durumuna uygun şekilde ona eşlik edebilirler. Böylece hasta kendi duygusal ifadelerini gerçekleştirecek ortam bulmuş olur. Gerçekten cevabı bilinmeyen sorulara cevap vermek zorunda hissetmek, sürekli aynı teselli cümleleri kullanmak zorunda kalmak yerine iyi bir dinleyici olmak çok daha iyi karşılar hastanın ihtiyacını.

Araştırmalar ifade edilmemiş yoğun duyguların bu tip hastalıklara zemin hazırladığını gösteriyor. Belki de bu sebeple klinikte hastalarla sık sık kendini “öncelikli” hale getirmekten bahsettiğimizi fark ediyorum. En azından tedavi süreci boyunca her gün kendilerine iyi gelecek bir şeyi yapmak, duyguları çok yükseldiğinde rahat hissettiği kişi ya da kişilerle bunu paylaşma özgürlüğünü kendine tanımak, tedavisini güvendiği bir hekim ile sürdürüyorsa internetten araştırma yapmak yerine (Çok fazla bilgi kirliliği ya da karmaşası var.) sorularını hekimine sormak, tedavi süresince var olan bütün kaynaklardan faydalanmak (İnsan kaynağı ve işbirliği de olabilir.) ya da büyük bir zorlanma anını beklemeden psikolojik destek talep etmek şeklinde sıralayabilirim.

Söyleşi: Şenay Çınar